Toparlanıyoruz

Kategori - Köşe Yazıları

TAK GÜNAH KEÇİSİ…YA ARKASINA SAKLANANLAR?

Ayla Yıldırım 1

17 Haziran Cuma günü Lefkoşa son yılların en önemli olayına tanıklık etti. Binlerce genç, “Koordinasyon Ofisi” açılması yönündeki uluslararası anlaşmayı ve uygunluk yasasını protesto etmek, taleplerini haykırmak için bir araya geldi. Siyasette “saygı, demokrasi, adalet, toplumsal çıkar” kavramlarının unutulduğu ülkemizde, kendi geleceğinde söz sahibi olmak için bir araya gelen;  bir çok farklılığa sahip binler, tam bir demokrasi örneği, saygı örneği, birlik örneği gösterdiler. Toplumun büyük kesiminin dikkati bu eylemde idi çünkü neredeyse herkesin sokağından bir genç oradaydı.  Ama “haber alma hakkı ve özgürlüğü” yasalarda vardı, pratikte yoktu. TAK(Türk Ajansı Kıbrıs), son anda “yukarıdan” yapılan müdahale ile “haber”i rafa kaldırdı. Müdahalenin  hükümetten geldiğini TAK Yönetim Kurulu Başkanı’nın beyanından “öğrendik”.

Haber alma hakkımıza yönelik bu tür müdahalelere ilk defa tanık olmuyoruz. Gerekli dersi çıkarıp tedbir alamazsak son defası da bu olmayacak. Sorunu sadece TAK olarak ele almak ise eksik bir yaklaşım olacaktır. Her ne kadar, 2011’de oy birliği ile kabul edilen TAK Yasası’nda Ajansın  görevinin “Kıbrıs Türk halkının her kesiminin sesini içte ve dışta duyurmak” ve “haberlerin toplanması, seçilmesi ve yayınlanmasında yansızlık, doğruluk ve çabukluk ilkelerine … bağlı kalmak ve her kesime eşit mesafede yaklaşmak” olarak belirtilmiş ise de, resmi nitelikli ajansların, hükümetlerin yönlendirmesinden çok da bağımsız kalamadıkları açıktır. Yine de, madalyonun diğer yüzünü çevirmeden önce, TAK ile ilgili birkaç hatırlatma yapalım:

İlk önce bir öneri: TAK. kurumsal web sitesindeki kendisi ile ilgili tanımı değiştirirse, kendisine yönelecek tepkilerin önüne geçebilir. Sitede şu yazmaktadır: “ TAK, yasasının öngördüğü doğruluk ve tarafsızlık ilkelerine uygun yayıncılığına devam ediyor.” Bu cümlenin şu şekide değiştirilmesi kendini tarif etmek için daha uygundur: “TAK, hükümetin öngürdüğü doğruya ve taraflılık ilkelerine uygun yayıncılık yapmaktadır.”

Yine kendi özel yasasına göre TAK Yönetim Kurulu, Ajansın en yüksek karar ve yönetim organıdır.  Ajans Müdürü ise Yönetim Kurulu’na karşı sorumludur ve ajansı temsil etmekle görevlidir.  Son açıklamalar, Ajans Müdürü’nün kendini Yönetim Kuruluna değil “yukarı”ya karşı sorumlu hissettiğini göstermektedir. “Yukarı” da işine geldiğinde Yönetim Kurulu’nu devre dışı bırakabilecek kadar yasaları önemsememektedir. Tesadüfe bakın ki; TAK Yasası’nın 2011’de hazırlanması ve yürürlüğe girmesinde aktif rol oynayan Hüseyin Özgürgün ile, bu gün o yasayı yok sayan “yukarı”daki hükümetin başı Hüseyin Özgürgün aynı kişidir.

TAK’ın sansürlenebilir kullanıma sahip olması, sosyal ve demokratik devlet özelliğine elbette uygun değildir. Ancak bu gün böyle bir devlet yönetimine sahip olduğumuzu iddia eden de yoktur. Bu durumda TAK’ın yasalarda tanımlanmış ilke ve çalışma esaslarına gerçekten uyabilmesi, ancak devlet yönetiminin demokratik, insan haklarına saygılı ve sosyal bir yapıya kavuşturulabilmesinden geçer. Bunun için ise önce, doğru devlet yöneticilerinin seçilmesi gerekmektedir.

Konunun diğer boyutu ise arka planda kalmış olsa da çok daha vahimdir. TAK’a konulan sansürün ülkedeki diğer yazılı ve görsel basına yansıması.

Öncelikle, ülkemizde hala haberciliğin TAK kanallı veya TAK bağımlı olduğunu görmemiz gerekiyor. Basın kuruluşlarının habercilik konusunda kolaycılık/ucuzculuk veya hangi amaçla olursa olsun, kendi ekiplerini ve altyapılarını oluşturma konularında ne kadar yeterli oldukları bir sorgulanmalıdır.

Diğer yandan, TAK’ın sansürlediği bir haberin, diğer basın organlarında da gereken önemi görememesi, sansürün sadece TAK’la sınırlı kalmadığını düşündürmektedir. Belki doğrudan bir baskı, belki dolaylı bir görev çıkarma.. sonuç kenar köşede “inşallah görünmez” tadında yer verilen habercikler.

TAK ne dersek diyelim en nihayetinde “Resmi Devlet Ajansı”dır.  Devlet yönetiminin etkisine açık olması da sadece bizim ülkemize özgü değildir. Asıl sorun; “bağımsız basın”ımızın olmamasıdır. Bizde;  “Resmi Devlet Ajansı(TAK)” var, “Resmi TAK Ajansları” var, “Resmi olmayan Devlet Ajansları” var,  “yarı resmi parti ajansları” var. Ama bizim  gerçekten habercilik yapacak “bağımsız basın”ımız var mı?

Ayla Yıldırım

(Toparlanıyoruz Gönüllüsü)

KKTC’de Yüksek Öğrenim “Sektörü”…

Tufan Ekici

KKTC hükümetleri yükseköğrenimi daima bir sektör olarak tanımlamış ve gerek beyanlarında gerekse hükümet programlarında bu sektörün büyümesi gerektiğini vurgulamışlardır. Büyüme için ise genelde üniversitelerdeki öğrenci sayısının artması gerektiği üzerinde durulmuştur. Siyasiler böyle bir artışın ülke ekonomisine yapacağı katkıların önemine dikkat çekmişlerdir. Mevcut rakamlara göre KKTC’deki üniversitelerde okuyan öğrenci sayısı 70 bini geçmiştir. Hükümet yetkilileri bu sayının 100 bine ulaşması gerektiğini sıklıkla vurgulamış ve bu bağlamda son birkaç yıl içerisinde verilen üniversite açma izinlerinin sayısı artırılmıştır. KKTC Başbakanlığı tarafından 2015 yılında Doğu Akdeniz Üniversite’sine yaptırılan bir araştırmaya göre üniversite öğrencilerinin yaptıkları toplam harcamalar KKTC’deki Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYIH)’nin %20’sine karşılık gelmektedir. Aynı araştırmada yükseköğrenim sistemindeki mevcut bozuklukların giderilmesi ve kalitenin artırılması için alınması gereken önlemlerden de bahsedilmektedir. Üniversite öğrencilerinin GSYIH’e katkıları az olmamakla beraber, bahsi geçen araştırmada veya siyasilerin beyanlarında negatif dışsallıklardan (negative externality) hiç bahsedilmemektedir. Ekonomiyi olumsuz yönde etkileyebilecek bu sebeplerin üzerinde durulması gerektiğine inanıyorum.

Bir an için, üniversitelerdeki kalitenin gerekli standartlara yükseltildiğini ve yurt dışından gelen öğrenci sayısının kısa zamanda arzulanan miktarlara ulaştığını varsayalım. Acaba bu tür bir gelişme, devlet için kabul edilebilir bir durum olmalı mıdır? Elbette öğrencilerin yapacakları harcamaların ekonomiye büyük etkisi olacaktır. Ancak, yükseköğrenimde politika üretmekle yükümlü kişilerin, hızlı öğrenci artışı ile ortaya çıkacak nüfus artışının sosyal devletin sağlamakla yükümlü olduğu hizmetlerin genelini nasıl etkileyeceğini de düşünmeleri gerekir. Devlet Planlama Örgütü’nün rakamlarına göre 2011 yılında KKTC’de sürekli ikamet edenlerin toplamı 300 bin kişi civarındadır. Hedeflenen öğrenci sayısının 100 bin olduğunu ve bunların %80 yurt dışından gelen öğrencilerden oluşacağını göz önünde bulundurursak, hedeflenen sayıya ulaşılması durumunda nüfusun önemli bir artış yaşayacağını söyleyebiliriz. Böyle bir nüfus artışına bağlı olarak elektrik, su, trafik, sağlık hizmetleri ve diğer kamu kuruluşlarındaki iş yükü ile maddi külfetteki artışların devlet tarafından karşılanıp karşılanamayacağının planlaması mutlaka yapılmalıdır.

Sağlık:

KKTC’de kamudaki sağlık hizmetleri (kalitesi tartışılsa da) büyük oranda bedava veya düşük ücretler karşılığında sağlanmaktadır. KKTC kanunlarına göre ülkeye giriş yapan yabancı uyruklu öğrencilerin sağlık sigortası yaptırmaları gerekmektedir.  Bu kanun yazı üzerinde mantıklı olsa da uygulamada sıkıntılar yaşanmaktadır. Daha önce bahsettiğim çalışmanın bulgularına göre Sağlık Bakanlığı’ndan alınan sigorta belgesi ile mevcut öğrenci sayıları arasında büyük bir fark bulunmaktadır. Dolayısı ile artan öğrenci nüfusunun olası sağlık sorunlarının devlet hizmetleri ile karşılanması gerektiğinde, yatırımların tam olmamasından doğacak maddi eksikliklerin devlete nasıl bir yük olacağını hesaplamak gerekir. Tüm öğrencilerin sağlık sigortasını tam yatırmış olduğunu düşünsek bile, nüfus artışının devlet sağlık kurumlarında yaratacağı fazladan iş yükünü bu alanda çalışan elemanların karşılaması ne kadar mümkün olabilir?

Çevre ve Trafik:

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan her bireyin çevre ve trafik kirliliği konularında günlük en az bir tecrübesi bulunmaktadır. Hâlihazırdaki eksik yasa ve uygulamalar, hızlı nüfus artışı ile birleştiğinde ortaya çıkan tablo çoğumuzu üzmektedir. Özellikle Lefkoşa, Mağusa ve Girne gibi büyük şehirlerin sakinleri, öğrenci taşıyan büyük otobüslerin yarattığı trafik sıkışıklığına ve karmaşasına günlük hayatlarında sık sık şahit olmaktadırlar. Artan nüfustan dolayı toplu taşımacılık, taksi ve kiralık araba gibi servislere olan talebin artacak olmasını ülke ekonomisi için iyi bir gelişme olarak görenlerin; artan hava ve çevre kirliliği, trafik kazaları, trafik sıkışıklıkları ve yollardaki yıpranma paylarının halk ve devlet üzerindeki psikolojik ve finansal etkilerini da hesaplamaları gerektiği açıkça ortadadır. Bunları gerçekten “sorun” olarak gören bir devletin, bu sorunu kontrol etmek ve yasaları uygulatmakla yükümlü birimlerde çalışan personelin artacak iş yükünü ve bu artacak iş yükünün maddi ve manevi etkilerini de hesaplaması gerekir.

Altyapı:

Son olarak KKTC’deki alt yapı sorunları ile öğrenci sayısına bağlı nüfus artışını ilişkilendirmek istiyorum. Yetkililerin yükseköğrenimi bir sektör olarak görmeleri ve 100 bin öğrenci hedefli açıklamaları karşısında, yurt ve eğlence mekânları gibi öğrenci odaklı inşaat ve işletmelere olan arz da artmış bulunmaktadır. Yine olaya basit açıdan bakan bir kişi, bu tip gelişmelerin GSYIH için pozitif bir etki yaratacağını düşünecektir. Ancak bunların KKTC için olumsuz taraflarının ne olabileceğine de bakmak gerekir. İnşaat sektörünün büyümesiyle kazanç elde edecek birey sayısının oldukça fazla olduğu açık bir gerçek. Ancak KKTC’deki yönetim mekanizmalarının eksikliği göz önünde bulundurulursa, bu yeni inşaatların yaratacağı tehlikeler ve çevre kirliliğinin ekonomik etkileri acaba ne olacaktır? Artan su ve elektrik ihtiyacını karşılamak için devlet kurumlarının ve belediyelerin üzerindeki yük ne kadar artacaktır? Öğrencilerin devlet kurumlarında yapmaları gereken evrak işleri (oturma izni, ehliyet alma, elektrik aboneliğini üzerine alma vb.) karşısında devlet dairelerindeki iş yükü artışı hesaplandı mı? Hâlihazırda verimsiz çalışan devlet kurumlarının ve temel altyapıdaki eksikliklerin, 100 bin kişilik talep artışını karşılamada ne kadar etkili olabileceğini siyasetçiler düşünmekte mi?

Ekonominin tanımı ders kitaplarında, sınırlı kaynaklarla sınırsız isteklerin en verimli şekilde nasıl karşılanacağını araştıran bir bilim dalı olarak geçmektedir. Ülkemizde ekonominin planlanmasıyla ilgilenmesi gereken bir Devlet Planlama Örgütü ve Ekonomi Bakanlığı bulunmaktadır. Maalesef bu iki kurum da bugüne kadar üstlerine düşen görevi yapmamışlardır. Ekonomi denince akla Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası gibi parasal konularla ilgilenen kurumlar gelmektedir. Hâlbuki ekonomik planlama sadece para konusu ile sınırlı değildir, olmamalıdır. Alınan her siyasi ve ekonomik kararda mutlaka kazanan ve kaybeden gruplar olacaktır. Önemli olan, getirilerin götürülerden daha fazla olduğu kararlara imza atmaktır. Daha da önemlisi, dünyadaki gelişmiş ülkelerde alınan ekonomik ve siyasi kararların sadece parasal getirileri değil, çevre ve insan psikolojisi (bireyin iyi oluşu) üzerindeki etkileri de artık hesaplanmaya başlanmıştır. Bu yazıda, yükseköğrenim için öngörülen politikaların sadece öğrenci sayısını artırmaya ve dolayısı ile GSYIH’ye katkısına odaklanmasının yeterli olmayacağını göstermeye çalıştım. Kaldı ki bu tip makro göstergelerdeki artışlara bakarak genel olarak nüfusun refahının artıp artmadığını görmemiz de mümkün değildir. Öğrenci sayısına bağlı doğal olmayan nüfus artışının, ülke ekonomisine negatif etkileri de olabileceğini göz önünde bulundurmak gerektiğine inanıyorum.

Fikrimce, Kuzey Kıbrıs’ın bir eğitim merkezi olabilme potansiyeli çok yüksektir. Planlı ve koordinasyonlu atılacak adımların, yükseköğrenim alanının gelişmesini ve ekonominin gerçekten pozitif olarak etkilenmesini sağlayabileceğine inanıyorum. Yukarda adı geçen araştırmaya göre, yabancı öğrencilere neden Kuzey Kıbrıs’ı seçtikleri sorulduğunda, Kuzey Kıbrıs’ın sakin ve yaşanılabilir bölge olması, cevapların en önemlileri arasındadır. Yukarda saydığım altyapı sorunları giderilmezse, çok yakın zamanda bu cevap geçerliliğini yitirecek ve Kuzey Kıbrıs’taki üniversitelerin popülaritesi de azalacaktır. Daha da önemlisi, bu alandaki çarpık ve kontrolsüz büyümenin yarattığı sorunların KKTC’de sürekli yaşayan insanları olumsuz etkileme olasılığının da yüksek olmasıdır. Siyasiler ve ilgili kamu kuruluşları, bu alanlarda planlı bir çalışma yapmadıkları takdirde yükseköğrenim “balonunun” patlaması çok uzun sürmeyecektir.

Tufan Ekici

(Toparlanıyoruz Gönüllüsü)

Trafik Güvenliği ve Atılması Gereken Adımlar

12899664_10153459692955737_1425484396_n

Trafik insanoğlunun sürekli olarak etkileşimde bulunduğu yegane alanlardan biridir. İnsanoğlunun alışık olmadığı ve sonradan kazandığı yeteneklerini kullandığı, farklı yapıda insanların buluşmalarının sonucunda oluşan bu sistemde bazı sorunların olması pek tabii normaldir.

Trafik sisteminin gelişimi aslında yüzyıllar içerisinde oluşmuştur. Bu sistemde arabaların yaya, bisiklet, tren vs. gibi diğer ulaşım yöntemlerine göre öncelikli olarak düşünülmesi 1950’li yıllara dayanır. Bu yıllardan sonra özellikle hızlı ulaşım için bir çok farklı yol şehirlerarası ulaşımı kolaylaştırmak için yapılmıştır. Bu yollar yapılırken birincil amaç ve hedef hızlı ulaşımdı. “Güvenlik” ise ilk aşamada kesinlikle ön planda değildi.

Yıllar içerisinde çeşitli devletler yollarda bir çok insanın canını kaybettiğini görüp önlemlerin alınması gerektiği kanaatine vardılar. Teorik olarak çarpışmaların azalması ve trafik çarpışmalarından dolayı ölen ve ciddi şekilde yaralanan insan sayısının azalması için bazı risk faktörlerinin azaltılmasına yönelik yöntemler önerildi ve çalışmalara devam edildi. Alınacak önlemlerde özellikle insan faktörleri ve yol tasarımları ön planda tutulmaya çalışıldı. Davranışsal değişimler üzerinde odaklanılmaya çalışılsa da ne yazık ki istenilen sonuçlar alınamadı. Örneğin yanlış yapılmış olan bir kavşakta insanların hızını düşürmek (tümsek ya da hız kamerası kullanılarak) riski ve carpışmaları azaltan bir yöntemdir fakat bu yöntem kavşaktaki tasarım sonucunda oluşan riski tam anlamıyla ortadan kaldırmayacaktır.

Bu girişimlerden sonra trafik uzmanları trafikteki çözümlerin bütünsel olarak düşünülmesi gerektiğini kavradı. Buna göre bütün faktörlerin birbiriyle bağlantılı olduğu ve ancak sistem teorisi tabanlı bir bakış açısının kullanılmasının çözümler için yeterli olabileceğini görüldü. Bu yaklaşımda trafikte Julien H. Harvey’nin 1923 yıllında ortaya koyduğu trafik güvenliği için 3 E’s, Education(Eğitim), Enforncement (Denetim) & Engineering (Mühendislik), trafik konusunda başarılı sonuçlar almış devletler tarafından bir başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir.

İsveç devleti 1997 yıllında bu önlemlerin yeterli olmadığını düşünerek yeni bir vizyon ortaya koydu. Bu vizyon ‘Vision Zero’ olarak tanıtıldı. Vision Zero ölüme veya ciddi bir yaralanmaya sebep olacak hiçbir trafik çarpışmasının kabul edilemez olduğunu belirtti. Yani bir çok ülkede hala daha süregelen bakış açısı, yani muhakkak bir sürücünün hatalı olduğu bakış açısı yerine, esas sorumluluğun sistemi yapanlarda olduğunu ve sistemi kuranların sistemin güven seviyesinden sorumlu olduğunu benimseyen bir vizyon ortaya konuldu.

Yol kullanıcılarının sorumluluğu; (1) sistemi yapanların kurallarını takip etmek olduğunu ve (2) yol kullanıcılarının bu kurallara uymaması halinde bile, sistemi yönetenler karşı önlemler alarak sistemi bu kural ihlallerini kaldırabilecek şekilde düzenlemeleri gerektiği üzerinde duruldu. Sistemi düzenleyenler için bazı etik kurallar yol göstericisi olarak kullanıldı. Bunlardan en önemlileri “Bir toplumun yaşam ve sağlık koşulları her zaman ön planda olmalıdır ve başka çıkarlar ile takas edilemez” ve “Herhangi biri öldüğü ya da ciddi bir yaralanma geçirdiği zaman yetkililer bunu engellemek için gerekli adımları atmak zorundadır”. Yani sistem yöneticileri sistemi kurarken insan hayatını ve sağlığını korumakla yükümlüdür, aynı zamanda sistemi kullanan yol kullanıcıları da sistemin düzgün çalışabilmesi için kurallara sadık bir şekilde hareket etmek zorundadır. Trafik sisteminin düzgün çalışabilmesi için her birimizin (yaya, bisiklet kullanıcısı, motosiklet kullanıcısı ve araç sürücüleri) üzerinde bir yükümlülük bulunmaktadır.

KKTC devletinde trafik ile ilgili bütün yetki 2013 yıllından itibaren Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı’nda toplandı. Bakanlık son 2 yıl içerisinde bazı işlere imza attı fakat bir vizyon değişikliğine gidilmediği sürece sistemde gereken önlemlerin alınması ve düzenlemelerin yapılması mümkün değildir. Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığının altında Trafik dairesi resmi olarak kuruldu. Trafik dairesi somut bir adım atarak kısa, orta ve uzun vadeli bir plan hazırlamak ve hazırlanan bu planı halk ile paylaşmak zorundadır. Bakanlık amacının herhangi bir ölüme ya da ciddi yaralanmaya sebep vermeyecek bir sistem kurmak olduğunu beyan edip, bu amaç için nasıl önlemleri alacağını, sistemde ne gibi değişiklikler yapacağını ve hangi zaman dilimlerinde bunların yapılacağını belirtmelidir. Daha önce yapılan yanlışlardan ders alınmalıdır ve herhangi bir adım atılırken “Vision Zero” benimsenerek günü kurtarıcı cözümler yerine uzun vadede hedeflenen sistemin oluşturulması için cözümler üretilmelidir. Bu sistemi oluşturmak için bilimsel veriye dayanan sağlam temel taşları oluşturulmalıdır.

Yöneticiler, ancak bu adımları attıkları zaman bizlere, yollardaki canlara, değer verdiklerini kanıtlayabileceklerdir. Aksi halde söyledikleri süslü sözlerin ötesine geçemeyecektir. Halk olarak bizim görevimiz ise, istediğimiz sistemin oluşturulması için konuyu sürekli olarak yöneticilerin gündeminde tutmak, onları gerekli adımlara atmaya yönelik cesaretlendirmek ve gerektiğinde harekete geçmeleri için onlara yol göstermek olduğunu düşünüyorum.

Deniz Atalar
(Toparlanıyoruz Gönüllüsü)

Açıklama 1: Yol kullanıcısı terimi sürücü, bisiklet kullanıcısı, motosiklet kullanıcıları ve yayaları içermektedir. Trafik sistemi içerisinde etkileşimde bulunan bütün kullanıcı gruplarına uygun bir sistemin tasarlanması gerektiği için yol kullanıcıları terimi kullanmak diğer terimleri tamamlayan bir terimdir.

Açıklama 2: Trafik kazaları terimi yerine trafik çarpışması teriminin kullanım sebebi, Trafik kazası teriminin trafikte oluşan çarpışmaların önlenemez rastgele olaylar olarak nitelenmesine neden olmasından dolayıdır.

Kaynakça
1. Tingvall Claes, Haworth Narelle 1999. “Vision Zero: An Ethical Approach to Safety and Mobility.” 6th ITE International Conference on Road Safety and Traffic Enforcement: Beyond 2000, Melbourne, Australia, September 6–7, 1999.http://www.monash.edu/mu…/research/reports/papers/visionzero

2. Groeger John A. 2011. “Chapter 1 – How Many E’s in Road Safety?.“In Handbook of Traffic Psychology, edited by Bryan E. Porter, Academic Press, San Diego, Pages 3-12, ISBN 9780123819840,http://dx.doi.org/10.1016/B978-0-12-381984-0.10001-3.

Bir Haberin Düşündürdükleri: Mangal Partisi!

11720578_10153450901398616_2017502457_n

Dün basında çıkan bir haberden Meclis Genel Kurulu’nun yeterli milletvekilinin hazır olmaması nedeniyle  nisabı oluşturamadığını ve birleşimin yapılabilmesi için 15 dakika ertelendiğini öğrendik.

Milletvekilleri neden yoktu? Henüz geçtiğimiz hafta Su Andlaşması’nın imzalanması için hükümete baskı yapan milletvekilleri neden Meclis oturumlarına katılmıyor? Hükümet milletvekilleri neden Meclis toplantılarına yeterince katılım göstermiyor? Meclis’in Perşembe günleri “denetim” amaçlı toplanmasından olabilir mi? Milletvekillerimiz hükümetin denetlenmesinin önemsiz birşey mi olduğunu düşünüyorlar?

Su konusunda bir uluslararası andlaşma problemi varken; ödenemeyeceği söylenen maaşlar, tehdit unsuru haline getirilen bir ekonomik paket, sağlığa zararlı yakıt alımı; dövülen, tecavüz edilen ve öldürülen kadınlarımız, trafiğe kurban verdiğimiz çocuklarımız, gençlerimiz, tehdit oluşturan radyasyon cihazımız, yolsuzluklar, okullarımızda sıcak su torbası ile derse giren gençlerimiz, hastanelerimizde sorunlar, çevre sorunlarımız devam ederken…

2016 Bütçesinde bütçe açığı “699 Milyon 452 Bin Türk Lirası” iken; bütçe içerisinde birçok sorgulanması gereken kalemler varken… Siz milletvekillerimiz, hiç rahatsızlık duymuyor musunuz? Bu hali ile 2016 bütçesini nasıl imzaladınız! Hiç incelemediniz mi?

Sizi, 8 bin-10 bin tl maaş alın, koruma ve ücretsiz benzinli araçlarla gezin, dokunulmazlığınız olsun, ömür boyu milletvekili emekli maaşı alın diye değil! “SORUMLULUK” alın diye seçtik. Etki alanınız, yetki alanınızdan fazla olsun diye seçtik!

Cumhurbaşkanımız toplumsal sorunlara neden müdahele etmiyor. Bakanlar Kurulu’nu toplayıp toplumsal konuları neden gündem haline getirmiyor?

Cumhuriyet Meclisi’nin internet sitesinde, neden en son 09/11/2015 deki meclis tutanakları var? 2016 bütçesinden; “20 milyon 963 bin 500 tl” alacak olan Cumhuriyet Meclisi, tutanakları internet sitesine yükleyecek para ve personele sahip değil mi? Ya da tasarım hizmeti aldığı DAÜ Bilgi İşlem Merkezi’nin desteği ile bu sorunu neden çözemiyor?

Mevcut hükümet, kendini “Reform Hükümeti” olarak adlandırdığına göre! Meclis’e gitmeden toplumsal sorunları nasıl aşmayı düşünüyor?

Meclis,

kanun yapmadan, değiştirmeden, kaldırmadan sorunlar nasıl düzelecek?

Hükümeti ve Bakanları denetlemeden şeffaf bir devlet nasıl olacağız?

Bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmeden mali durumumuz nasıl düzene girecek?

Anayasa’nın diğer maddelerinde yer alan görev ve yetkiler milletvekilleri tarafından yerine getirilmezse ortada bir devlet, bir hükümet var diyebilir miyiz?

Sorumluluklarını yerine getirmeyen Bakanlar ve Meclis oturumuna katılmayan Hükümet milletvekilleri varken bir hükümetin adı Reform Hükümeti olabilir mi?

Bunun ayıbı yok, açık açık söyleyin eğer Meclis’te toparlanamıyorsanız gelin Mangal Partisi’nde toparlanalım!!

Tevfik Aytekin

(Toparlanıyoruz Gönüllüsü)

CTP BG Kurultayı ve Siyasal Partiler Yasası’nın 51. Maddesi Hakkında Düşüncelerim

serkan

Dün Toparlanıyoruz Hareketi olarak yaptığımız bir yayında CTP BG, UBP ve TDP’nin 2015 yılı içerisinde gerçekleştirdikleri kongreleri sonrasında kesin hesaplarını henüz Yüksek Mahkeme Başkanlığı’na sunmadıklarını beyan ettik.

Bugün konuyla ilgili CTP BG Genel Sekreteri Tufan Erhürman’ın sosyal medya üzerinden yapmış olduğu bir açıklamayı okudum.

Tufan hocam, CTP BG’nin 14 Haziran’da yapmış olduğu kongrenin “olağan” değil “olağanüstü” bir kongre olduğunu; bu “olağanüstü kongre”nin gündeminin “genel başkan” ve “parti meclisi” seçimi olduğunu; bu kongrenin gündeminde “mali rapor sunulmasının” olmadığını; bu sebeplerden ötürü “kongreye sunulan bir kesin hesap örneği” olmadığını ve yine bu sebeplerle ilgili Siyasal Partiler Yasası’nın 51. maddesinde bulunan “kesin hesap sunma” zorunluluğu içerisinde olmadıklarını dile getirmektedir. Ayrıca adı geçen partilerin mali denetimleriyle ilgili yapılan yayını “yeterince araştırma yapmadan gündeme getirilen iddialar” olarak nitelendirmektedir.

Sevgili Tufan Erhürman tarafından yapılan bu beyanları dikkate alarak konuyla ilgili aşağıdaki düşüncelerimi paylaşma ihtiyacı duydum.

Doğrudur, CTP BG’nin 14 Haziran 2015 yılında gerçekleştirdiği kongre bir olağanüstü kongreydi. CTP BG, olağan kongresini ise 8 Aralık 2013 tarihinde gerçekleştirmiştir.

CTP BG’nin 14 Haziran 2015’te gerçekleştirdiği olağanüstü kongrenin gündemine kesin hesap sunulmasının dahil edilmediği ve bu yüzden mali rapor hakkında bir karar üretilmediği dile getirilmektedir. Ne var ki, CTP BG’nin 8 Aralık 2013 tarihinde gerçekleştirdiği OLAĞAN KONGRE ardından da Yüksek Mahkeme Başkanlığı’na yasal süre içerisinde mali rapor SUNULMAMIŞTIR.

Toparlanıyoruz Hareketi, 7 Şubat 2014 tarihinde yayınladığı bir bildiride UBP ve CTP BG’nin mali raporlarını Yüksek Mahkeme Başkanlığı’nın denetimine sunmadığını duyurmuştur. Yapılan bu yayının ardından Yüksek Mahkeme Başkanlığı 28 Şubat 2014 tarihinde CTP BG’ye gönderdiği bir yazı ile olağan kongresinde sunmuş olması gereken mali raporlarını talep etmiştir.

Dolayısıyla CTP BG, Tufan Erhürman’ın işaret ettiği olağan kongre sonrasında da yasal süre içerisinde yükümlülüğünü yerine getirmemiştir ve Toparlanıyoruz Hareketi’nin girişimi üzerine 31 Mart 2014 tarihinde Yüksek Mahkeme Başkanlığı’na denetlenmek üzere kesin hesabını sunmuştur.

Gelelim CTP BG’nin 14 Haziran 2015 tarihinde gerçekleştirdiği olağanüstü kongresinde, kongre gündemine mali rapor sunulması konusunun dahil edilmemesi durumuna…

Gerek 4 Kasım 2015’ten önce yürürlükte bulunan gerekse sözkonusu tarihten sonra yürürlüğe giren Siyasal Partiler Yasası “Genel Kongre”ye “kesin hesabı kabul ve merkez karar organını aklamak” yetkisini vermektedir.[1] Genel Kongre, ister olağanüstü bir şekilde toplansın isterse olağan bir şekilde toplansın bu yetkiye sahiptir. Peki CTP BG’nin “merkez karar organı” kimdir?

CTP BG tüzüğüne göre Parti Meclisi, en üst karar organıdır.[2] Dolayısıyla “Merkez Karar Organı”nın Parti Meclisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Merkez Yönetim Kurulu ise, Parti Meclisi tarafından kabul edilen bütçeyi uygulamaktadır.[3] Yine aynı tüzüğe göre Merkez Yönetim Kurulu’nun, Parti Meclisi tarafından onaylanan bütçeye göre harcama yapıp yapmadığı denetlenmesi gereken bir konudur.

CTP BG’in 14 Haziran 2015 tarihinde yaptığı olağanüstü kongrede sadece başkanını değil aynı zamanda parti meclisini ve dolayısıyla merkez yönetim kurulunu değiştirdiğini hatırlatmakta fayda görüyorum.

Hal böyleyken, yani CTP BG’nin merkez karar organı olan Parti Meclisi’nin değiştirilmesinden; bütçeyi uygulayan Merkez Yönetim Kurulu’nun değiştirilmesinden; ve aynı zamanda Siyasal Partiler Yasası’nın Genel Kongre’ye merkez karar organını(Parti Meclisi) aklama yetkisini verdiğini dikkate aldığımızda CTP BG’nin gerçekleştirdiği genel kongrede mali hesaplarını kongreye sunması gerekmiyor muydu? Bence gerekiyordu. Kanımca yasa tarafından uygulanması murad edilen bir uygulama CTP BG tarafından yerine getirilmemiştir.

Diğer taraftan, eğer böyle bir yasal düzenleme olmasaydı dahi, olağanüstü kongre yapılması suretiyle Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu değişikliği yapılmasının hedeflenmesi nedeniyle kongreye mali hesaplar sunulmalıydı diye düşünüyorum. Aksi takdirde,  Parti Meclisi’nin oluşturduğu bütçe nasıl denetlenecek ve/veya bütçeyi uygulayan Merkez Yönetim Kurulu’nun Parti Meclisi tarafından bütçe için çizdiği sınırlara uygun bir uygulama yapıp yapmadığı nasıl anlaşılacaktır?

Kıssadan hisse,

  1. CTP BG’nin esasen kesin hesaplarını sunması gerektiği ileri sürülen OLAĞAN KONGRESİ(8 Aralık 2013) var ya; işte ondan sonra da kesin hesaplar Yüksek Mahkeme Başkanlığı’na yasal süre içerisinde sunulmamıştır. Toparlanıyoruz Hareketi’nin girişiminin ardından ancak bir buçuk aylık bir gecikmeyle 31 Mart 2014 tarihinde sunulmuştur.
  1. Bana göre CTP BG 14 Haziran 2015 tarihinde gerçekleştirdiği OLAĞANÜSTÜ KONGRESİ’nde kesin hesaplarını sunmak ve değiştireceği Parti Meclisi ile Merkez Yönetim Kurulu’nu aklamakla yükümlüydü. Dolayısıyla bu yükümlülüğünü yerine getirmiş olsaydı, Siyasal Partiler Yasası’nın 51. maddesi gereği mali raporunu da Yüksek Mahkeme Başkanlığı’na yasal süre içerisinde vermek zorunda kalacaktı. Eğer ortada doğru dürüst araştırılmayan bir konu varsa bunun CTP BG’nin olağanüstü kongresinin gündemine kesin hesaplarını koymasının gerekliliği konusu olduğunu düşünüyorum.

 

Serkan Mesutoğlu

(Toparlanıyoruz Gönüllüsü)

Koordinasyon Ofisi Anlaşması ve Hükümetin “Fonksiyon Gaspı”

9987

Bilindiği üzere mevcut CTP-DP koalisyon hükümeti, geçtiğimiz yıl Mart ayında (12.03.2014), Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile bir uluslararası antlaşma imzalamıştır. “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Gençlik ve Spor Bakanlığı Yurtdışı Koordinasyon Ofisinin Kurulması ve Faaliyetlerine İlişkin Andlaşma” adını taşıyan bu anlaşmayı TC Hükümeti adına ilgili bakan imzalarken, KKTC Hükümeti adına ise Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş imzalamıştır.

Uluslararası anlaşmaların nasıl onaylanıp yürürlüğe gireceği konusundaki düzenleme TC Anayasasında ve KKTC Anayasasında tıpa tıp aynıdır. Aynı maddeyi uygulayan TC Hükümeti, bu anlaşmanın meclis onayından geçmesi gerektiğine karar verip, Türkiye halkının iradesini temsil eden TBMM’nin onayına sunmuş, ve en nihayetinde uygun bulma kanunu ile onaylatmıştır. Diğer taraftan aynı Anayasa maddesini uygulayan KKTC Hükümeti ise, Cumhuriyet Meclisine götürmeye gerek olmadığına hükmederek, adı geçen anlaşmayı tabiri caiz ise, halkın iradesini temsil eden Meclis’ten kaçırmak istemiştir. KKTC Hükümeti bu şekilde hareket ederken, önce 18 Haziran 2014 tarihinde aldığı kararda, anlaşmayı kendisinin onayladığını ve yürürlüğe koyduğunu ifade ediyor; gelen bazı tepkiler üzerine ise 07 Ocak 2015 tarihinde bir başka karar alarak, anlaşmanın uygulanma süresini 1 yıl olarak değiştirdiğini ifade ediyor.

Buraya kadar yaşananlarda sanırım olgusal olarak pek bir ihtilaf yoktur. Şimdi, KKTC Hükümetinin bu icraatlarının aslında ne anlama geldiğine bakalım.

Bilindiği gibi, ülkemizde geçerli olan kuvvetler ayrılığı ilkesi vardır. Buna göre, yasama-yürütme-yargı faaliyetleri birbirinden ayrılmış olup, farklı erkler tarafından yerine getirilir. Bir erk, diğer erklerin görev alanına giren konularda faaliyette bulunamaz. Bu kural, devlet yönetimi için konmuş en esaslı kurallardan birisidir. İşte tam da bu sebepten dolayı, bu kuralın ihlal edildiği durumlara kısaca “fonksiyon gaspı” denir ve yapılan işlemin de çok ağır bir yaptırımı olması beklenir. Hukuk aleminde bir işleme bağlanabilecek en ağır netice, o işlemin yok sayılmasıdır. Yani, böyle bir işlem hatalı olduğu için iptali, değiştirilmesi, geri alınması falan gerekmemekte, çünkü bu işlemler hiç doğmamış sayılmaktadırlar. Ülkemize uygun birkaç örnek vermek gerekirse; Cumhuriyet meclisinin veya Bakanlar Kurulunun, evli bir çiftin boşanmasına karar vermesi; veya bir mahkemenin idari işlem yapması; veya Bakanlar Kurulu’nun kanun yapması, tam anlamıyla fonksiyon gaspı teşkil etmekte ve bu gibi işlemler yok sayılmaktadırlar.

Mevcut KKTC Hükümetinin, onun içindeki Bakanlıkların ve bağlı kurumların, son zamanlarda ciddi artış gösteren hukuka aykırı işlemlerini, kendi hükümet programına itaatsizliğini, yabancı ülkelere karşı teslimiyetçi tavrını bir tarafta tutacak olursak; diğer taraftan adı geçen Koordinasyon Ofisi anlaşmasının onay sürecinde yapılanlar, diğer yapılanlarla kıyaslanamayacak kadar vahimdir. Hükümet burada, Anayasanın çok açık olan bir amir hükmüne rağmen, yetkisinde olmayan şekilde onay işleminde bulunmuştur. Bir hükümet, hukuksuzluklarına, hukuksuzluğun zirve noktası olan fonksiyon gaspını da eklemişse, yani Yasamanın veya Yargının yetkisine tecavüz niteliği taşıyan, yok hükmünde icraatları halkın gözünün içine bakarak yapıyor ise, artık o hükümete karşı halkın çok temkinli davranması gerekmektedir. Zira bir sonraki aşamada, neyi gasp edeceği veya kimin hangi hakkına veya yetkisine tecavüz edeceği tahmin edilemez.

Uğur Çulhaoğlu

(Toparlanıyoruz Gönüllüsü)

Koordinasyon Ofisi Anlaşması, Hukuk Devleti ve Sivil Toplumun Rolü

serkan

KKTC Hükümeti ile TC Hükümeti 12 Mart 2014 tarihinde karşılıklı bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşma “Türkiye Hükümeti ile KKTC Hükümeti arasında Gençlik ve Spor Bakanlığı Yurtdışı Koordinasyon Ofisi’nin Kurulması ve Faaliyetlerine İlişkin Anlaşma” (Koordinasyon Ofisi Anlaşması) olarak anılmaktadır.

Koordinasyon Ofisi Anlaşması, ülkemizde geniş bir kesim tarafından tepkiyle karşılanmış bir uluslararası anlaşmadır. Bu anlaşmanın tepkiyle karşılanmasının başlıca nedenleri olarak, anlaşmanın hangi ihtiyaca karşılık olarak imzalandığının anlaşılamaması, kurulması öngörülen Koordinasyon Ofisi’ne KKTC Hükümeti’nin kendisinin yürütmekle yükümlü olduğu görevlerin verilmesi, bu ofisin devlet içinde gençlik, kültür ve spor alanında çalışacak “paralel yapılar” oluşturacağı düşüncesi ve nihayet Bakanlar Kurulu’nun, Meclis’in onayını almadan Anayasa’ya aykırı bir şekilde, sözkonusu anlaşmayı yürürlüğe koyma girişimi sayılabilir.[1]

Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın, tartışılması gereken siyasal ve sosyal boyutları yanında, Hükümet tarafından Anayasa’ya aykırı bir şekilde yürürlüğe konulma girişimlerinden ötürü ayrıca hukuksal olarak değerlendirilmesi gereken bir yönü de vardır. Bu makalede Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın KKTC iç hukukuna dahil edilmesi için KKTC Hükümeti tarafından yapılan hukuki işlemler ve bu işlemler hakkında yargısal denetimin nasıl sağlanabileceği hakkındaki hukuki görüşler tartışılmıştır.

Uluslararası Anlaşmaların KKTC iç hukukunun parçası haline gelmesinin yöntemi nedir?

KKTC Anayasası 90. maddesi bir uluslararası anlaşmanın nasıl yürürlüğe girebileceğini düzenlemektedir. Bu maddeye göre bir uluslararası anlaşmanın yürürlüğe konulabilmesi için iki yöntem vardır.

Birinci yönteme göre, bir uluslararası anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için Meclis’in söz konusu anlaşmayı onaylayarak uygun bulması gerekmektedir. Meclis’in bunu yapabilmesi için söz konusu uluslararası anlaşmaya dair bir “uygun bulma yasası” geçirmesi gerekmektedir.

İkinci yöntem ise birtakım koşulların varlığına bağlanmıştır. Bu yöntemde bir uluslararası anlaşma,

  1. a) ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri düzenleyen,
  2. b) süresi bir yılı geçmeyen,
  3. c) devlet maliyesi bakımından yüklenme getirmeyen,
  4. d) Kişi hallerine ve yurttaşların yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmayan bir uluslararası anlaşma olması halinde Meclis onayına sunulmaksızın sadece Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girebilecektir. Böyle anlaşmalar yayımlandıktan sonra bir ay içerisinde Meclis’in bilgisine sunulur.

Koordinasyon Ofisi Anlaşması Yürürlüğe Girmesi İçin Nasıl Bir Girişim Yapılmıştır?

18 Haziran 2014 tarihinde Bakanlar Kurulu, Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nı onaylamış ve  Anlaşma’nın Resmi Gazete’de yayımlanmasına ve Cumhuriyet Meclisi’nin bilgisine sunulmasına karar vermiştir. 19 Haziran 2014 tarihinde “Koordinasyon Ofisi Anlaşması” Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Görüleceği üzere Bakanlar Kurulu, Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nı Cumhuriyet Meclisi’nin onayına sunmak yerine “Koordinasyon Ofisi Anlaşması”nı kendisi “onaylayarak” Cumhuriyet Meclisi’nin onayına değil bilgisinesunma kararı almıştır.

Oysa Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın içeriğine bakıldığında, bu anlaşmanın hukuka uygun olarak yürürlüğe girebilmesi için Cumhuriyet Meclisi tarafından geçirilecek bir uygun bulma yasası ile onaylanması gerektiği açıkça ortay çıkmaktadır. Zira Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın süresi beş yıldır. Buna ilaveten, söz konusu anlaşma ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri düzenleyen bir anlaşma da değildir. Dolayısıyla, Bakanlar Kurulu’nun Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nı Meclis onayına sunmadan yürürlüğe koyma yönünde aldığı karar Anayasa’ya aykırıdır.

Bakanlar Kurulu’nun Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nı Yürürlüğe Koyma Girişiminin Hukuka Aykırı Olduğu Yönünde Yapılan Eleştiriler ve Bakanlar Kurulu’nun Manevrası:

18 Haziran 2014 tarihli Bakanlar Kurulu kararı gereğince Meclis’in onayına değil de bilgisine getirilen Koordinasyon Ofisi Anlaşması ile ilgili olarak Meclis içerisinde bazı muhalif sesler yükselmiştir. TDP milletvekili Zeki Çeler ile CTP milletvekilleri Tufan Erhürman ve Ferdi S. Soyer, Bakanlar Kurulu tarafından Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi için izlenen yolun Anayasa’ya aykırı olduğunu söylemişlerdir. Bunun üzerine Başbakan Yorgancıoğlu protokolü Meclis gündeminden geri aldıklarını ve gerekli değerlendirmeleri yapacaklarını beyan etmiştir.[2] Başbakan ve Bakanlar Kurulu tarafından nasıl bir değerlendirme yapıldığına ilişkin ortada herhangi bir bilgi yoktur.

Öte yandan Bakanlar Kurulu söz konusu anlaşmayla ilgili olarak bir süre önce yeni bir adım attı ve 7 Ocak 2015 tarihinde aldığı bir kararla, Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın “tarafların oluru ile bir yıl süre ile uygulanmasına” ve söz konusu anlaşmayı onaylayan 18 Haziran 2014 tarihli Bakanlar Kurulu kararının “bu yönde tadil edilmesine karar verdi”.[3]

Daha önce belirtildiği gibi, Bakanlar Kurulu’nun 18 Haziran 2014 tarihinde Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nı Meclis’in onayına sunmaksızın yürürlüğe koyma yönünde aldığı karar hukuka aykırı bir karardır. Dolayısıyla, benim değerlendirmeme göre, Bakanlar Kurulu’nun  Koordinasyon Ofisi Anlaşması ile ilgili 7 Ocak 2015 tarihli “bir yıl süre ile uygulama” kararı, söz konusu anlaşmayı hukuka uygun bir şekilde yürürlüğe konulmuş gibi göstermek için yapılmış bir manevradan başka bir şey değildir.

Bakanlar Kurulu’nun Manevrası, Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın Yürürlüğe Giriş Usulüyle İlgili Hukuka Aykırılığı Ortadan Kaldırır mı?

Kaldırmaz. Neden?

Dikkat edilecek olursa Bakanlar Kurulu’nun Koordinasyon Ofisi Anlaşması ile ilgili olarak aldığı 7 Ocak 2015 tarihli ikinci karar, aynı Anlaşma’yı yürürlüğe koymak için alınmış olan 18 Haziran 2014 tarihli birinci Bakanlar Kurulu kararını tadil etmektedir.

Hatırlanacağı üzere Bakanlar Kurulu 18 Haziran 2014 tarihinde aldığı karar ile Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nı Meclis onayına sunmadan yayımlamıştı. Halbuki, içeriğinin ekonomik, teknik ve ticari konuları düzenlemekle alakalı olmamasından ve ayrıca 5 yıllık bir süreyi kapsıyor olmasından ötürü, Bakanlar Kurulu söz konusu anlaşmayı Meclis’in onayından geçirmek zorundaydı.

Bakanlar Kurulu 18 Haziran 2014 tarihli kararıyla Anayasa’daki bu yöntemi devre dışı bırakmıştır. Yani Anayasa’yı ihlal eden bir yöntem izlemiştir. Dolayısıyla Bakanlar Kurulu’nun 18 Haziran 2014 tarihinde aldığı karar Anayasa’yı ihlal etmesi nedeniyle hukuka aykırıdır.

Bakanlar Kurulu’nun 7 Ocak 2015 tarihli kararı ise süresi aslında 5 yıl olan Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın bir yıl uygulanacağını düzenlemiştir. Kanımca Bakanlar Kurulu böyle yaparak bir Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın hukuka uygun bir şekilde yürürlüğe girdiği izlenimini yaratmaya çalışmıştır. Çünkü, daha önce de bahsedildiği gibi, süresi bir yılı aşmayan, ve ayrıca ekonomik, teknik ve ticari konuları düzenleyen, bir uluslararası anlaşmanın yürürlüğe girişi için Meclis onayına gerek yoktur. Fakat Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nın süresi bir yıl olmadığı gibi ekonomik, teknik ve ticari konuları da düzenleyen bir uluslararası anlaşma değildir.

Bakanlar Kurulu, anlaşmanın uygulanmasını bir yıl ile sınırlayarak, daha önce Meclis iradesini devre dışı bırakan kararıyla oluşan Anayasa’ya aykırılık durumuna bir çözüm bulmaya veya bu durumu gözden kaçırmaya çabalamıştır. Ne var ki, bu manevra durumun hukuka uygun hale dönüşmesini sağlamak açısından nafiledir çünkü Bakanlar Kurulu’nun 7 Ocak 2015 tarihli yeni kararıyla tadil ettiği eski – yani 18 Haziran 2014 tarihli – kararının kendisi hukuka aykırıdır. Dolayısıyla, yeni ve hukuka uygun olduğu varsayılan bir kararla, hukuka aykırı olan eski kararın tadil edilerek hukuka uygun hale gelmesi kanımca mümkün değildir.

Koordinasyon Ofisi Anlaşması’na İlişkin Bakanlar Kurulu Kararlarına Karşı Hukuken Neler Yapılabilir?

Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nı yürürlüğe koymak için alınan Bakanlar Kurulu kararlarını yargısal denetimden geçirebilmek için, gerek Anayasa Mahkemesi’nde gerekse Yüksek İdare Mahkemesi’nde iki ayrı iptal davası açılabileceğini düşünüyorum.[4] Her iki yolun da etkili bir şekilde kullanılabilmesi için hükümetin Koordinasyon Ofisi Anlaşması’na ilişkin eylemlerine itirazı olan milletvekilleri ve/veya Meclis’te temsiliyeti bulunan en az bir siyasi partiye ihtiyaç vardır. Davalar, bir parti ve/veya partiler ve/veya milletvekilleri aracılığıyla açılmalıdır. Aksi takdirde gerek Anayasa Mahkemesi’nde gerekse Yüksek İdare Mahkemesi’nde açılacak davaların yürütülebilmesi için gerekli olan birtakım önkoşullar yerine getirilemeyecek veya yerine getirilmesi oldukça zor olacaktır.[5]Dolayısıyla açılması önerilen davalarda davacının kim olacağı, davanın kazanılabilmesi için önemli bir etken olacaktır.

Ne var ki, davanın kazanılabilmesi için, aşılması gereken tek sorun davacının kim olacağı değildir. Buna ilaveten, davanın hangi hukuki işlem aleyhine açılacağı, bu hukuki işlemin ne zaman yapıldığı gibi unsurlar da oldukça hayatidir.

Kuşkusuz, açılacak davanın kazanılması en fazla arzu edilen sonuçtur. Ancak Hükümet tarafından hukuka aykırı bir şekilde yürürlüğe konulmak istendiğine dair ciddi şüpheler bulunan Koordinasyon Ofisi Anlaşması ile ilgili olarak, sadece yargısal denetimin yapılabilmesini sağlamak bile demokratik hukuk devleti ilkelerinin ilerletilmesi mücadelesi adına çok önemli bir adım olacaktır. Genel olarak Meclis içerisindeki muhalefetin söz konusu uluslararası anlaşma ile ilgili bir girişimde bulunmak konusunda bu kadar zaman oldukça ağırdan aldığı düşünüldüğünde, sivil toplum örgütlerinin baskısıyla bu yönde ciddi olarak harekete geçilmesinin ve yargısal denetim yapılmasının sağlanmasının küçümsenemeyecek bir başarı olarak yorumlanması gerektiğine inanıyorum.

[1] Toparlanıyoruz Hareketi tarafından 19 Şubat 2015 tarihinde yapılan açıklama için:http://www.kibrispostasi.com/index.php/cat/35/news/155390/PageName/KIBRIS_HABERLERI; 66 Sivil Toplum Örgütü tarafından 15 Mart 2015 tarihinde yapılan açıklama için: http://www.kibrisgazetesi.com/?p=633990,

[2] 4 Temmuz 2014 tarihli Star Kıbrıs Gazetesi, http://www.starkibris.net/index.asp?haberID=180376.

[3] Y(K-I)43-2015 sayılı ve 7 Ocak 2015 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı

[4] Bakanlar Kurulu’nun Koordinasyon Ofisi Anlaşması’nı yürürlüğe koyabilmek için aldığı kararların yargısal denetimden geçmesi için Yüksek İdare Mahkemesi’nde açılacak iptal davası esnasında 18.06.2014 tarihli Bakanlar Kurulu kararının Anayasa’ya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne havalesinin istenmesinin oluşan hukuka aykırılığın tamamıyla ortadan kalkabilmesi için şart olduğunu düşünüyorum.

[5]  Yerine getirilmesi gereken önkoşullardan kastım Anayasa madde 152 altında yer alan “meşru menfaat” ve Anayasa madde 147 altındaki “varlık ve görev alanlarını ilgilendirmek” kavramlarının tatmin edilmesidir.