Toparlanıyoruz

Kategori - Köşe Yazıları

Unutmadık, aklımızda!

Batuhan_Beyatli

Azınlık hükümetinin Başbakanı Hüseyin Özgürgün ve bir önceki hükümetin büyük ortağı CTPGenel Başkanı Tufan Erhürman’ın birbirlerine televizyon ekranında “hodri meydan” çekmesiyle erken seçim süreci başladı. Dünya üzerinde yaşadığımız bu olayın başka bir örneği var mıdır bilmiyorum ama bu restleşmenin sonucunda, 45 yıl içerisindeki 40. Hükümeti belirlemek için sandıklar tekrar kurulacak. Ülkemizde seçimlerin yaklaştığının habercisi olan ve manipülasyon aracı olarak kullanılagelen “acil durum anketleri” de gündemi meşgul etmeye başladı. En iyi anketin seçim günü halk tarafından yapılacağına inanlardanım; bu yüzden anketler konusuna girip sözü uzatmadan, son yıllarda hükümet-çilik- edenlerin bize yaşattığı bazı utançları hatırlatarak hafızalarımızı tazelemek isterim.

Aslında sekiz yıl geçse de herkesin hatırladığına emin olduğum bir olayla başlayalım. Serdar Denktaş, Sim Radyo’da yaptığı açıklamada nasıl oy satın aldığını aşağıdaki sözlerle itiraf etmişti. İki yıl hapis cezası olan bu gelişmeden sonra inceleme başlatılmıştı, ama asla sonuçlanmayacak bir inceleme. Serdar Denktaş mevcut hükümetin Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı görevinde…

“Biz de (oy satın) aldık! Çok daha düşük imkanlarımız vardı ama o imkanlar çerçevesinde aldık. Bu taleplerin bize gelmesini önleyecek tedbirleri almak siyasilerin elindedir. Vazgeçelim artık, çünkü tahmin edilen boyutları çok aşmıştır. Eskiden neydi, gelirdi insanlar, ailece bu sıkıntım var aşmak isterim, derdi, yardımcı olurdunuz. Bu başka bir şeydir. Kelle başı 200 lira kelle başı, 100 lira kelle başı, 300 lira diye sizinle pazarlık eden insanlar var artık. Yoksa çıksın bu diğer partiler de yoktur desin. Seçimlerde son iki saat çok daha yoğun oy verme süreci yaşanmıştır. Bunun içerisinde pikniğinden gezmesinde dönerek gelmiştir bunun için yoğunlaşmıştır. Bir kısım da beklenti karşılandıktan sonra yoğunlaşarak gelmiştir. Bunu da hiçbir parti sakın olmadı yaşanmadı diye ortaya çıkmasın, ispatlarıyla önlerine çıkarım. Elimde listeler var, kimlik numaralarıyla isimleriyle bana gelen, ama satın alamadığım oylar bunlar. Bahsedilen tamamen bir oy borsası. Önce 350 TL’den başlayan oy satış fiyatlarını 250’ye, sonra 100’e, en son da 75’e kadar düşürdüm. Bunlar kelle başı fiyatlar ve seçim zamanı yaklaştıkça piyasa fiyatları da düşüyor. Eskiden en fazla bütün kampanya boyunca toplam 250 kişiyi satın alırdın, ama şimdi bir kalemde o kadar satın alabiliyorsun. Bu işin aracıları var. Geliyorlar ve bizim işte kimlik numaralarımız, isimlerimiz, bunları değerlendirin diyorlar. Aracı da “Ne istiyorsun” diyerek pazarlığı açıyor.”

Siyasetteki yozlaşmayı ilk ağızdan belgeleyen itirafın üzerinden 1 sene geçtikten sonra, ulusal havayolu şirketimiz olan Kıbrıs Türk Hava Yolları son uçuşunu yaptı. Çalışanların mağduriyetleri, açlık grevleri, eylemler… Tarihimize kara bir leke olarak geçen bu iflastan sonra kurulan Meclis Araştırma Komitesi elle tutulur hiçbir açıklamada bulunmadı. UBP CTP’yi, CTP de UBP’yi suçladı; ama hiçkimse mahkemede yargılanmadı. İrsen Küçük döneminde Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı olan Hamza Ersan Saner yeni bir havayolu şirketinin kurulacağını açıkladı. Açıklamanın ardından 7 yıl geçmesine rağmen yeni bir havayolu şirketi kurulmadı. İrsen Küçük evine geri döndü, Hamza Ersan Saner ise şu an farklı bir bakanlığın başında. KTHY partizanlık ve kötü yönetim sonucunda batırıldı. Sorumlular yargılanmasa da biz onların kim olduğunu biliyoruz, unutmadık. Onlar da toplum vicdanında yargılanacaklarını unutmasınlar.

Sene 2012…  Dışişleri Bakanlığı Bakanlık Müdürü Ulaş Kıvılcım, dönemin Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün’ün sabit radar kameralarında yediği trafik cezalarının silinmesi için Polis Genel Müdürlüğü’ne resmi yazı yazarak “rica”da bulundu. Bu rica üzerine Özgürgün’ün tam 11 trafik cezası silindi. Olay ortaya çıktıktan sonra topu Bakanlık Müdürüne atan ve bunu Kıvılcım’ın işgüzarlığı olarak nitelendiren Özgürgün, bu olaydan tam 5 yıl sonra kızının diploma törenine yedi kişilik heyetle katıldı. Katılanların masrafları ise devlet kaynakları kullanılarak karşılandı. KKTC Ombudsman’ı Emine Dizdarlı, geçen yıl Başbakan Hüseyin Özgürgün’ün kızının İstanbul’daki diploma törenine kalabalık bir heyetle yaptığı ziyareti eleştiren bir rapor yayınladı. Raporda; ziyarette devlet kaynaklarının kullanıldığı belirtilerek, “Başbakan sadece toplum vicdanını rahatsız etmekle kalmadı, Anayasa’nın kendisine yüklediği mali kaynakların idareli kullanımına ilişkin görev ve ödevi de göz ardı etti” değerlendirmesinde bulunuldu.

Özgürgün’ün trafik cezalarının silinmesinin izleri henüz silinmeden, ülke bir rüşvet skandalıyla çalkalandı. 2013 yılında yeni kurulan geçici hükümetin güven oylaması için toplanan KKTC Meclisi rüşvet iddiaları ile karıştı. Elinde paralar ve CD ile kürsüye çıkan Milletvekili Ejder Aslanbaba, DP-UG Genel Başkanı Serdar Denktaş ile Ahmet Kaşif’in kendisinden güven oylamasında ‘Evet’ demesi ve milletvekilliğinden istifa etmesi karşılığında 7 bin 700 Euro rüşvet teklif ettiğini öne sürdü. Aslanbaba, Kaşif ve Denktaş’ın kendisine ayrıca maaş bağlama, İskele Belediye Başkanlığı gibi vaatlerde bulunduklarını da iddia etti. Olaydan sonra açıklama yapan DP-UG Milletvekili Ahmet Kaşif, Aslanbaba’ya verilen paranın kesinlikle rüşvet olmadığını, paranın borç olarak verildiğini söyledi. Bu olaydan sonra ‘transfer rekortmeni’ olan Kaşif, DP-UG’den istifa ederek UBP’ye geçti; Ejder Aslanbaba ise Yeniden Doğuş Partisi’nden milletvekili adayı olmak için kolları sıvadı.

2013’te kurulan CTP-DP ortaklık hükümeti, vaat ettiği 67 yasanın sadece 6 tanesini yaptı. 2015’e gelindiğinde bu kez de CTP-UBP ortaklığı kuruldu ve ‘kopyala yapıştır’ yöntemiyle 406 vaadi içeren bir hükümet programı yayınlandı. Sonuç ne mi oldu? Rahmetli Ciğerci Ahmet Dayı’nın dediği gibi: ‘Fasulyenin yahnisi, gitti geldi aynisi…’ Bu hükümet döneminde Ulaştırma Bakanı olan Tahsin Ertuğruloğlu’nun 11 Milyon 250 bin Dolarlık ‘ihalesiz’ denetleme hizmet alım sözleşmesinin altına imza koyması, Ombudsman raporuna konu oldu. Bu dönemde Toparlanıyoruz Hareketi, Meclis Soruşturması açılması için milletvekillerine çağrıda bulundu. Bunlar yaşanırken dönemin CTP Genel Sekreteri Tufan Erhürman, kişisel blogunda yaptığı ilk açıklamada şaibeli hizmet alımından söz etmeksizin; Ombudsman Dizdarlı’nın konuyu önce idareyle paylaşıp çözüm araması gerektiğini, çözüm bulunamaması halinde kamuoyuyla paylaşmasının doğru olacağını söylemişti. Erhürman daha sonra yaptığı açıklamada ise Dizdarlı’ya destek çıkarak, toplumun en kısa sürede aydınlatılması gerektiğini açıkladı. Gelişmeler üzerine Toparlanıyoruz Hareketi’nin önerdiği gibi konuyla ilgili olarak ‘Meclis Soruşturması’ başlatmak yerine ‘Meclis Araştırma Komitesi’ kuruldu. Bu komitenin görev süresi dolmasına, hatta bu sürenin 3 ay daha uzatılmasına rağmen; rapor sürenin uzatıldığı tarihten de sonra sunuldu. Meclis araştırma komitesinde yer alan isimleri hatırlatmakta fayda var: CTP’den Fazilet Özdenefe ve Tufan Erhürman, DP’den Hüseyin Avkıran Alanlı, UBP’den ise Ersin Tatar ve İzlem Gürçağ. Gelinen aşamada; CTP Genel Başkanı Erhürman, konuyla ilgili olarak; polise başvurup, yargılama talep edeceklerini açıkladı.

2016 yılının Ağustos ayında ise UBP-DP azınlık hükümeti iş başındaydı. Bu sefer gündemde -yine ihalesiz alınan- 17 adet ‘kara’ Mercedes vardı. Makam araçlarının yenilenmesine tam 2 Milyon TL harcandı. Toparlanıyoruz Hareketi’nin 2 Milyon TL tutarında Mercedes marka makam aracı alım kararına karşı açmış olduğu davanın duruşmasında söz alan Serdar Denkaş şu ifadeleri kullanmıştı: “Bakanlar Kurulu olarak ihalesiz alma yetkim var. İhale yapmaya gerek yoktur. Sözleşmede belirtilen aynı şartları belirleyebilseydik, Porsche de alabilirdim. Mercedeslerin fiyatı son derece uygundur.” Kuzey Kıbrıs’ta makam araçları yenilenirken, yollar eski kaldı. Ölüm yollarında her ay ortalama 3 insanımız hayatını kaybediyor. Mercedesler insan hayatından önemli mi? Bunun cevabını sandıkta göreceğiz.

Son 10 yıl içerisinde yaşadığımız olayların hepsini yazmaya ve detaylı bir şekilde anlatmaya çalışsam, bunun için birkaç sayfa yeterli olmayacaktır. Bu yüzden utanç kaynağımız olan başka bir konuyla yazımı bitirmek istiyorum. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Hamza Ersan Saner, 2017 yılının başında yaptığı açıklamada “denetleme yaparsak bütün inşaatlar durur” demişti. Denetleme olmadı, inşaatlar da durmadı; ama denetimsizliğin faturası ağır oldu. Son 5 yılda 1243 ‘iş kazası’ meydana geldi, tam 44 emekçi ‘iş cinayetine’ kurban gitti. Toparlanıyoruz Hareketi’nin denetimler ve kaza raporlarıyla ilgili Çalışma Dairesine yaptığı yasal bilgi talepleri sonuçsuz kalınca, konu Ombudsman’a aktarıldı.

Yakında tekrar sandık başına gideceğiz. Tüm partiler ve adaylar çalışmaya başladı. Anketler yayınlandı, meyhanelerle anlaşmalar yapıldı. Bazı vekiller için de transfer sezonu resmen başlamış oldu ve pazarlıklar hız kazandı. Biz ise halkı ‘gerizekalı’ sananları unutmadık, aklımızda!

 

Batuhan Beyatlı

 

Kaynak:

www.koltuksevdasi.com

http://www.milliyet.com.tr/serdar-denktas–paramiz-kadar-oy-satin-aldik-siyaset-1087582/

https://www.cnnturk.com/2010/ekonomi/sirketler/06/22/kthynin.ucuslari.durduruldu/580897.0/index.html

http://haberkibris.com/ozgurgun-11-kez-trafik-cezasini-sildirdi-2012-08-11.html

http://toparlaniyoruz.org/2016/01/27/toparlaniyoruz-hareketinden-tahsin-ertugruloglu-hakkinda-meclis-sorusturmasi-dilekcesi/

http://www.yeniduzen.com/ercan-raporu-curumeyi-belgeledi-94679h.htm

http://www.kibrisgazetesi.com/adli-haberler/denktas-istesem-porsche-alirdim/4291

http://www.ankaradegillefkosa.org/6-yilda-44-is-cinayeti/

http://www.ankaradegillefkosa.org/erhurman-ertugrulogluna-sahip-cikti-once-idare-ile-paylasmasi-gerekirdi

 

 

 

Manşet krizi bir fırsat olabilir mi?

AS-prl

Adil Şeytanoğlu

Pazartesi günü KKTC’deki bazı gazetelerin manşetlerini Türkiye’deki referandum için ‘Evet’ kampanyası reklamlarına ayırması ve tıpatıp aynı verileri çıkması kamuoyunda tepkiye karşılandı. Konuyu irdelerken, bir adım geri atıp, genel resmi daha uzaktan analiz etmenin kritik soruları daha iyi sorabilmek açısından önemi vardır.

Öncelikle, bir gazetenin haber görüntüsü altında manşetinden politik, özellikle de kendi iç işleriyle ilgili olmaktan çok başka bir ülkenin iç işleriyle ilgili bir konuda, reklam alması ne kadar doğrudur?

Birinci sorunun cevabından bağımsız olarak, konu iddia edildiği gibi sadece ‘reklam’ ise, bu politik fikrin veya ‘reklam’ın karşıtı bir fikir veya reklam yine ayni şekilde manşeti kullanabilmekte midir? Cevabın ‘hayır’ olması durumunda, basın özgürlüğü adına sorulması gereken sorular ortaya çıkmaz mıdır?

Sebebi ne olursa olsun, finansal veya diğer çıkarlar gözetilerek, yönetimi elinde tutan bir zümrenin veya bir zümre için bu tür ‘reklam’ların kabul edilmesi basın özgürlüğü veya bağımsızlığı algısını olumsuz etkilemez midir? Bunun yine analizi yapacak olan basın, bunu ne kadar rahat bir şekilde yapabilmektedir?

Her iki ülkede de, siyasiler Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin iki ayrı egemen devlet olduğu vurgusunu yapmaktadır. Buna rağmen bir devlet görevlisinin, her koşulda iyi geçinilmesi gerekilen başka bir devletin iç politikasında taraf olması, açıkça propaganda yapması, kendi devletini zarara ve zor bir duruma sokmaz mı?

Tüm bu olgular ışığında gerek vatandaşlar gerekse basın çalışanları, ‘bağımsızlık’ ve ‘kendi iradesine dayalı bir yönetim’ gibi kavramaların içini ne kadar doldurduğumuzu, kendimize ne kadar dürüst davrandığımızı değerlendirme, toplumsal bir dialog ihtiyacını görürler mi?

Bu tür bir iç değerlendirme ve diyalogdan kaçınmamız, kendi kendimize samimiyetimiz hakkında ne söyler?

Bu soruların sorulması ve açık şekilde tartışılması, bu ülkeyi geriye değil, ileriye götürür.

Hakem Collina ve bizim ‘Bakan’ların halleri…

yeni-kabine collina-1 

-Adil Şeytanoğlu-

Pierluigi Collina! Bu ismi duymamış olsanız veya futbolla çok ilgilenmeseniz bile, büyük bir olasılıkla onun resmini görür görmez ‘Aaa, ben bu adamı biliyorum’ dersiniz. Çokları tarafından dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbol hakemi kabul edilen Collina, FIFA tarafından da altı kez üst üste ‘Yılın En İyi Hakemi’ ünvanına layık görülmüş. Üstelik, onun yönettiği hiçbir maçı kaybetmemiş olmak, Türkler’in ona karşı olan sevgisini bir o kadar daha arttırmış…

Diyebilirsiniz ki, Collina ve bizim KKTC’nin halleri arasında ne ilişki olabilir?

Başbakan Özgürgün’ün futbolun içinden geldiği malum… Onun sadece erkeklerden oluşan kabinesinden yola çıkarak, Özgürgün Hükümeti’nin bir anlamda jübilesini çoktan yapmış ‘A Milli Bakanlar Kurulu Karması’na benzediği de tartışma kaldırmaz herhalde. Bu iki noktayı birleştirerek, konuyu hemen farklı şekilde yorumlamaya kalkışabilirsiniz…. Kalkışmayın!

Soru aslında basit: Collina dünya çapında böylesine başarılı bir hakem olmayı nasıl becerdi?

Daha doğrusu, soruyu biraz değiştirmekte, kendimize doğru yontmakta fayda var. Eğer Collina: ‘Futbolun kurallarını harfi harfine uygularsam, sahada kırmızı kart görmeyen kalmaz!’, ‘Aman ortam çok gergin! İlk yarı bitsin, çocuklar bir nefes alsın; ondan sonra oyunun kurallarını tam uygulayalım. Şimdi böyle yaparsak kaos çıkar!’ deseydi, veya ‘Düdük çalıp çalıp oyunu bölersem, tadı kalmaz ki be canım!’ diyecek olsaydı, hiç böyle başarılı bir hakem olabilir miydi? Zor!

Halbuki iyi bir hakem, öncelikle oyunun kurallarını noktası virgülüne bilir. Oyununa hakim, tarafsız olur ve pozisyoları iyi inceler. Kararını verir vermez de verdiği kararı uygular. Gerekirse oyunu durdurur, gerekirse kırmızı kartını çıkarır… En önemlisi, tüm bunları yaparken popüler olma, seyirciden alkış alma kaygısı taşımaz. Zaten taşısa, bu işi hakkıyla yapamaz.

Diyeceğim o ki, bu özelliklerin birçoğu, yani konusuna hakim olma, tarafsız ve kurallara uygun davranma, durumları iyi inceleyip, doğru ve zamanında kararlar verme, verilen kararları çabucak uygulama aslında Hükümet’teki bakanlardan da beklenen ortak davranış biçimleri değil midir?

Ancak malesef, bu özelliklerden yoksun birçoklarıyla Collina’nın tek benzerlikleri tüm tarafların olaylara bakmakta profesyonelleşmiş olmasından öteye geçememektedir…

Bizdeki bakanlara ‘yasaları uygulayın, şunu şunu yapın’ deseniz… Bakan cevap verir: ‘Olmaz, kaos çıkar…’

‘İnşaatları denetleyin, yasaları uygulayın, ölümlerin önüne geçin’ dersiniz… Bakan cevap verir: ‘Hele bir denetleyelim, inşaatlar durur. Olmaz kaos çıkar…’

‘Sağlık? İkinci iş yasağı?’ ‘Kaos çıkar, kaos! Hem biz reform ve hastane yapıyoruz, bekleyin…’

Trafikte önlem alınması için millet ayağa kalkacak olsa –ki o konuda kaos zaten çıkmıştır- onlar yine de çok ses çıkıyor mu, gülle geçti mi diye sindikleri yerden bakarlar da bakarlar….

Yasalara tamamıyla uymayı ve onları uygulamayı içlerine sindirememiş bir yönetimden, bırakın Collina gibi en iyisi olmayı, ‘iyi’ olmasını bile beklemek hayalperestlikle eş değil midir? Kısacası, icraatın içinde olması gerekenler, çoğu zaman boş boş bakmaktadırlar… İşin en kötü yanı ise, vatandaşın çoğu zaman, belki de bezgin bir halde, boş bakarlardan medet umması veya mevcut durumu umursamamasıdır….

Kendimize sormamız gereken, ‘Collina’da hoş bulduğumuz bu özellikleri, bizi yönetmeye aday olan kişilerde aramanın zamanı çoktan gelmemiş midir?’ sorusudur. Kötü bir hakemin 90 dakikayı nasıl mahvedeceği malumken, kötü bir yöneticinin işgal ettiği makamda toplumuna açacağı zararları hayal etmek çok mu zordur?

İster bakan olsun, ister müdür, isterse vatandaş, doğrunun ne olduğunu bilip ‘ yapmam, yapamam’ deyip de bakanlar ise, sadece boş bakandır…. Bizleri ileriye taşıyamazlar, aksine geriye çekerler. İşte bu yüzden, hepsine kırmızı kart!

Çok mu söyledim? Bence az bile…

2016’da yapılacak olanlar(dı)

fft16_mf6883092

‘-Di’li Geçmiş Ekli Hükümet Uygulamaları’

– Cenk DİLER-

Güvenoyunu 27 Nisan 2016 tarihinde almıştınız. Üzerinden tam 8 ay geçti. Dile kolay!

31 sözünüzden sadece 1 tanesini gerçekleştirdiniz…

Başarı oranınız %3,23.

Bu müthiş bir rekor…

Üstelik; Sadece kendi halkınızı alay etmekle kalmayıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti’ni de kandırıyorsunuz!

Gerçi tüm bunları yapmış olsaydınız da; toplumsal refahı sağlayamayacaktınız.

Toplumsal barışı gerçekleştiremeyecektiniz.

Asgari ücret yükselmeyecekti. Kişi başına düşen milli gelir yükselmeyecekti.

Türkiye konusu açıldığında mangalda kül bırakmayan AZINLIK HÜKÜMETİ, parayı kapınca, DİKİLİTAŞ ile sınırlı mahallesine geri dönüyor.

Verilen sözleri unutuyor.

Halk nezdinde sıfır olan itibarının taraftarlarını çoğaltmakta hiçbir sakınca görmüyor.

Kendi ayaklarınız üzerinde durmaya çalışmak yerine, çocuk gibi azarlanmaktan hiç utanmıyorsunuz!

Neler mi yapacaktınız?

HAZİRAN 2016’da;

Muhasebe Denetim Meslek Yasası çıkarılacak.

Burs harcamalarını azaltacak şekilde burs kriterleri değiştirilecekti.

İstihdam Stratejisi ve Eylem Planı uygulamaya konulacak.

 

AĞUSTOS 2016’da;

Eğitim eylem planı hazırlanarak yürürlüğe konulacak.

Norm kadroya geçilecekti.

Mevcut öğretmenler buna göre dağıtılacak.

2017-2020 Tarım Master Planı yayınlanacak.

 

EYLÜL 2016’da;

KKTC Faktoring, Finans Kiralama ve Finansman Şirketleri Yasası çıkarılacak.

Üniversitelerin yeterlilik şartları belirlenecek ve her üniversitenin bu şartları karşılayıp karşılamadığı denetlenecekti.

Toplu taşıma sisteminin hukuki altyapısı tamamlanacak.

Kayıtdışı Ekonomi ile Mücadele Eylem Planı hazırlanacak ve uygulanacak.

 

EKİM 2016’da;

Yeni Kamu Görevlileri Yasası çıkarılacak.

Çalışma saatlerinin düzenlenmesine ilişkin Bakanlar Kurulu Kararı çıkarılacak.

Tahakkuk esaslı Devlet muhasebesine geçilecekti.

Yatırım hariç turizm teşviklerinin tamamını kapsayan ve kaynakların verimli kullanımını amaçlayan yeni bir teşvik mevzuatı çıkarılacak.

Tarım Strateji Belgesi yayınlanacaktı (Tek icraatınız bu oldu).

Tarım Entegre Kayıt Sistemi oluşturulması ve geliştirilmesi konusunda T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile işbirliği yapılacak.

 

KASIM 2016’da;

Turizm amaçlı rezerv araziler belirlenerek, hazırlanacak mevzuat doğrultusunda rekabeti sağlayacak objektif bir ihale yöntemi ile ulusal ve uluslararası yatırımcılara duyurulması sağlanacak.

 

ARALIK 2016’da;

İstatistik Kurumu Yasası çıkarılacak. Belediyeler (Değişiklik) Yasası çıkarılacak.

Kamu görevlileriyle ilgili diğer yasalar amaç ve ilkeler doğrultusunda değiştirilecekti.

Merkezi Devlet kapsamındaki kurum ve kuruluşlarda norm kadro çalışması yapılacak.

Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Yasası çıkarılacak.

Vadesi geçmiş vergi/kamu alacaklarına tecil faizi uygulaması getirilecekti.

Vergi ödeme seçenekleri artırılacak, mükellefler vergi borcu konusunda bilgilendirilecekti.

Bütçeden katkı alan kurumların vergi ve prim borçları katkıdan mahsup edilmek suretiyle tahsil edilecekti.

Yükseköğretim Strateji Belgesi uygulamaya konacak. Milli Eğitim Bakanlığının ilgili dairesi ve YÖDAK’ın kurumsal kapasitesi güçlendirilecekti.

Master Plan ve Strateji Belgesi doğrultusunda bir Tarımsal Destekleme Sistemi oluşturulacak.

KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanlığı ile Türkiye Standartlar Enstitüsü arasında İşbirliği Protokolü imzalanacak. Yabancı ortak ihtiva eden şirketlerin kendi yüklerini taşımalarına ilişkin sorun çözülecekti.

Bütçe imkânları içinde kalmak kaydı ile ekonomiye rekabet gücü kazandıracak ve öncelikli yatırım konuları da gözetilecek şekilde bütüncül bir teşvik sistemi için yasal düzenleme yapılacak.

-di’li geçmiş zamanda yolculuk zevkli olmalı…

Halk size iyi “yolculuklar” diliyor!

Arkanızdan gözü yaşlı mendil sallayarak…

 

 

 

Not: Bu yazı ilk olarak 28 Aralık tarihinde http://www.cenkdiler.com adresinde yayımlanmıştır.

Dünya Yolsuzluk Sıralamasında Nerdeyiz?

hjenkins

Prof. Dr. Hatice Jenkins

 

9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadel günüdür.

Yolsuzluk, usülsüzlük, suistimal, zimmete geçirme, dolandırıcılık…..şekil olarak farklılık gösterse de özde “kişisel çıkar için kurumsal yetkinin kötüye kullanılması” anlamına gelmektedir.

Eskiden bu kelimeleri içeren bir haber toplumda şok etkisi yaratır ve günlerce konuşulurdu. Ama artık toplum olarak hiçbirşey hissetmemeye başladık. Duyarsızlaştık…sanki yolsuzluk ve suistimal olması gereken normal birşeymiş gibi.  Medya bile bu gibi haberleri yazarken zimmetine para geçirenlere “açıkgöz sekreter”, “uyanık müdür”, “becerikli bankacı” gibi takdir edilen vasıflar bile eklemeye başladı.  Yani durumumuz vahim…

Toplumumuzdaki yolsuzluklara karşı tepkimizi koyup savaşmazsak sadece pasif bir seyirci olarak kalırız. Bu da bizi duyarsızlaştırır, yolsuzluğu normalleştirir ve artırır. Tam da şimdi olduğu gibi.

Yolsuzluk sadece kendi ülkemize has birşey değildir.

Dünyada yolsuzluğun olmadığı tek bir ülke dahi yoktur.  Bunu söyleyen, yolsuzluğa karşı savaşan en büyük sivil toplum örgütü  “Transparency International”, Türkçe adı ile “Uluslararası Şeffaflık Derneği” dir.  Bu derneğin Türkiye dahil 100’den fazla ülkede faaliyet gösteren kolları vardır.

Uluslararası Şeffaflık Derneği her yıl yaptığı anketlerle  168 ülkede yolsuzluk seviyesini saptamakta ve bunu  bir endeks halinde yayınlamaktadır.

Yolsuzluk Algı Endeksi (CPI) denen bu endeks ülkeleri puanlarına göre en temiz ülkeden en kirli ülkeye doğru 1’den 168’e kadar sıralar. Yüz üzerinden yapılan puanlamaya göre en yüksek puan alan ülkeler en temiz, en düşük puan alan ülkeler ise en kirli ülkeler olarak gösterilmektedir.

2015 Yolsuzluk Algı Endeksi’ne göre yüz üzerinden 91 puan alan Danimarka en temiz, 8 puan alan Somali ve Kuzey Kore ise en kirli ülkeler olarak belirlendi.

Uluslararası Şeffaflık Derneğine göre puanı 50’nin altında olan ülkelerde çok ciddi yolsuzluk sorunu bulunmaktadır.  Endekse baktığımızda puanı 50 ve üzeri olan sadece 54 ülke vardır, geriye kalan 114 ülkenin puanları 50’nin altındadır. Yani  bu endekse göre 168 ülkenin %68‘inde ciddi seviyede yolsuzluk sorunu bulunmaktadır.

Peki kendi coğrafyamızdaki durum ne? Tahmin edebileceğiniz gibi Yolsuzluk Algı Endeksi (CPI) Kuzey Kıbrıs’ı kapsamıyor.

Yani Kuzey Kıbrıs’taki yolsuzluk oranının her yıl nasıl değiştiğini gösteren bilimsel bir verimiz henüz yok. Fakat gazetelere yansıyan usülsüzlüklere baktığımızda bile, ki bu tüm usülsüzlükleri kapsamıyor, hem devlette hem de özel sektörde yolsuzluk ve suistimalin çok hızlı bir şekilde arttığını görmekteyiz.

Peki bize en yakın olan Türkiye ve Güney Kıbrıs’ta durum ne?

Yolsuzluk Algı Endeksi’ne göre Türkiye’nin yolsuzluk puanı 42’dir ve bu puana göre yolsuzluk endeksinde 66’ncı ülke olarak yer alıyor. Yolsuzluk puanının 50’nin altında olması Türkiye’de ciddi yolsuzluk sorunlarının olduğunu da göstermektedir.

Aynı endekse göre Güney Kıbrıs’ın yolsuzluk puanı ise 61 dir . Bu puan ile Güney Kıbrıs yolsuzluk performansı açısından Türkiye’nin çok önünde ve Avrupa ülkeleri arasında yer almaktadır.

Acaba KKTC Dünya Şeffaflık Derneği’nin Yolsuzluk Algı Endeksi’nde yer alsaydı puanı ne olurdu?

Zannederim Güney Kıbrıs’a değil Türkiye’ye daha yakın olurdu.

Ama hemen ümitsizliğe kapılmayalım. Toplum olarak daha yeni uyanmaya başladık. Yapmamız gerekenleri yapar ve yolsuzluklara karşı cesurca mücadele edersek ülkemizdeki yolsuzluklar da mutlaka azalacaktır.

İşte o zaman toplum olarak çok daha huzurlu olacağız. Sadece devlet kaynaklarını heba olmaktan kurtardığımız için değil.

Kendini çok akıllı zanneden,  yasaların üstünde olduğunu düşünen hırsızlarla yaşamak zorunda kalmadığımız için…aptal yerine konmadığımız için.. huzurumuz artacak.

Bu açıdan halkımızın son zamanlarda yolsuzluğa ve devletin duyarsızlığına  karşı koyduğu tepki bende büyük bir ümit uyandırdı.  Bu tepkiyi sonuç alana kadar sürdürmek zorundayız.

Her birey ve her kurum buna kendi çapında katkı koyabilir.  Her türlü usülsüzlüğe ve yolsuzluğa karşı tepki koyarak…kınayarak ….ihbar ederek….basına yansıtarak..

Ülkemizin tek temiz toplum derneği olan “Toparlanıyoruz Harekatı” nın çabaları işte tam da bu doğrultudadır.  Hükümeti ve şeffaf olmayan siyaseti eleştirmeleri, hesap sormaları.. mahkeme kararları ile hükümetin yanlış kararlarını durdurmaları. Hespsi de yolsuzluğa karşı verilen bir savaştır.

Gazetecilerimizin cesur yazıları.. TV programları…halkımızın, protestolu eylemlerle yolsuzlukları kınamaları…devletten daha iyi hizmet talep etmeleri bence takdir edilmeli ve desteklenmelidir.  Değişim için bu olması gerekendir.

Evet, uyan Kıbrıs uyan…Sayın Cenk Diler’in dediği gibi..

 

Not: Bu yazı, ilk olarak 20 Aralık 2016 tarihinde Kıbrıs Postası’nda yayımlanmıştır.

Plan/Program Uygulamasında Hükümet mi Yoksa Köydeki Ayşaba mı Daha Başarılı?

cyprus

Devlet Planlama Örgütü (DPÖ), basına yaptığı çağrı ile 2017-2018 yıllarını kapsayacak olan orta vadeli programın hazırlanmasına yönelik Sosyal ve Ekonomik Konseyi toplantıya çağırdı ve geçtiğimiz günlerde Sosyal ve Ekonomik Konsey 28. Toplantısı yapıldı.

Ülke yönetiminin olmazsa olmazı olan planlı/programlı yaşamın kalitesinin, ülkeyi yönetenlerin becerisi (kalitesi) ile doğru orantılı olduğu, ülkemizde yaşananlarla bir kez daha teyit edilmiştir.

Plan ve program arasındaki farkın ne olduğunu bilmeyen, uygulama ve yönetim şeklinin nasıl olacağını kurala bağlayan yasalardan da habersiz yöneticilerimizin icraatları bize malesef bunu göstermektedir.

Güncel bir örnek verecek olursak; son yaşanan ve tüm toplumun canını yakan trafik kazası sonrası ilgili Bakanın verdiği ilginç demece göz atabiliriz. Sayın Bakan, kazanın yer aldığı karayolu güzergahının çift şerit gidiş dönüş olarak geliştirileceğini adeta müjde olarak ifade etmiştir.

Sormak gerekmez mi: ‘bu söylem bir plan mı yoksa belirli bir plana bağlı program mı?’

Yoksa 1989 yılında yürürlüğe giren İmar Yasası’nın 25 yıl sonra yürürlüğe koyduğunuz “Ülkesel Fizik Plan” çerçevesinde ürettiğiniz “Karayolları Master Planı” var da, bizler mi bilmiyoruz? Hem de bu yasa sizlere bu planın aslında 2 yıl içerisinde hazırlamanızı emretmiş olmasına rağmen…

Yeri gelmişken belirtelim; Anayasa’mızın 134. maddesi ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın plana bağlanmasını ve bunun yasa ile düzenlenmesini emreder.Bu kurala bağlı olarak Devlet Planlama Örgütü Yasası ise 1976 yılından beridir yürürlükte.

Çok basit anlatımla, yasa altında oluşturulan Yüksek Planlama Kurulu, “yürütme” konumunda olan  Hükümet’e uzun vadeli kalkınma hedeflerinin saptanıp ilan edilmesinde yardımcı olur.

Bundan önce de, DPÖ Müsteşarının başkanlığında oluşturulan “Sosyal ve Ekonomik Konsey” her yıl toplanarak 5 yıllık kalkınma planlarına ve bu plana bağlı yıllık programlara danışma niteliğinde katkı koymakla yükümlüdür.

Sosyal ve Ekonomik Konseyin, kamu kurum ve kuruluşları yanında sendikalar ve sivil toplum örgütleri temsilcilerini de barındırması (Madde 6(2)) , planlamada katılımcılığın önemini göstermektedir.

Şimdi sormak gerekir:

‘1976 yılından itibaren kaç tane uzun vadeli yani “beş yıllık kalkınma planı” yapılmıştır?’ veya

 ‘Kalkınmaya yönelik uzun vadeli Hükümet hedefleri nelerdir?’

 ‘Önümüzdeki günlerde gerçekleştirileceği söylenen “orta vadeli program” hangi “uzun vadeli plan”a bağlıdır?’

‘Yıllık programların en geç 1 Ekim tarihinde yayınlanması yasa ile (Madde 17(1)) hükme bağlanmasına rağmen bahse konu “orta vadeli program”ın Aralık ayı içerisinde görüşülmesini nasıl izah edersiniz?’

Yıllık bütçelerin yıllık programlara uyumunu emreden yasa hiç mi hiç dikkate alınmıyor!

Ne yazık ki tüm bu gerçekler ortadayken, yıllardır iktidarda ve muhalefette olan tüm siyasilerden bu bağlamda ses seda gelmemektedir.

Diyoruz ki: ‘siyasilerimiz bilerek değil, bilmeyerek kötü yönetmektedirler’

Açıkcası, PLAN ve PROGRAM arasındaki farkı kavrayamamışlardır.

Son olarak, köydeki Ayşaba örneği, dileyelim ki kendilerine bir örnek olur. Şöyle ki ;

Ayşaba’nın, köy yerinde 6 kişilik bir ailenin mutfak ve ev işlerinden sorumlu üyesi olduğunu düşünelim. Görevi gereği, işlerini önceden programlarken, eşinin yıllık olarak hazırladığı plana uyum sağlamaya özen gösterir. Planda günlük üç öğün yemek hazırlama var ise, Ayşabanın görevi programı hazırlayıp uygulamaktır. Bir başka deyişle, bir öğün yemeğin hazırlanmasında gerekli olan malzemelerin tedarik ve işlenmesi Ayşabanın programı kapsamındadır. Planda, program için ödenek öngörülmemiş ise Ayşabanın programı gerçekleşmez. Yani o gün aç kalırsınız.

Bugüne kadar o yörelerden “aç kaldık” nidası gelmediğine göre, sistem gayet iyi çalışıyor demektir.

Bu nedenle sorduk ya sayın bakana; öngördüğünüz çift şerit gidiş dönüş yolu ‘plan mı, yoksa program mı’ diye!

Bizler artık ‘plan/programa açız’ diyemiyoruz.

Nedeni ise, uygulamalardan dolayı çoktan ülser olduk.

Ders vermek için, Ayşaba’yı Meclis’e mi davet etsek acaba!

————–

Ali KANLI

Toparlanıyoruz Hareketi Gönüllüsü

YORGANCIOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI ÇERÇEVESİNDE KOORDİNASYON OFİSİ ANDLAŞMASININ HUKUKSAL GEÇERLİLİĞİ

serkan

Bilindiği üzere 17 Haziran 2016 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, K.K.T.C. Anayasası’nın 146. Maddesine dayanarak, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını ve sözkonusu uluslararası andlaşmayı yürürlüğe koymak için Meclis tarafından kabul edilen uygun bulma yasasının anayasaya uygunluğu hakkında görüş almak için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

19 Haziran 2016 tarihinde Yenidüzen Gazetesi’nde, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının hukuksal geçerliliği açısından önemli ve dolayısıyla sözkonusu uluslararası andlaşmanın anayasaya uygunluk denetiminin sonucunu etkileyebileceğini düşündüğüm bazı hususların yer aldığı bir röportaj yayınlandı. Röportaj, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını yürürlüğe koymak için ilk girişimi yapan CTP BG – DP UG hükümetinin Başbakanı Özkan Yorgancıoğlu ile yapıldı[1]. Yorgancıoğlu Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının imzalanma süreciyle ilgili röportajında şöyle diyor:

2014 yılının ilk aylarında böyle bir protokolün taslağı bize geldi. Bakanlar Kurulu taslağı okuduktan sonra gerçekten ürperir bir noktada oldu…

… Bu nedenle Sayın Serdar Denktaş’a ilk şeklini kabul etmenin mümkün olmadığını söyledik, bir tartışma süreci başladı. Bu süre yaklaşık 4-5 ay sürdü ve Sayın Serdar Denktaş bazı değişiklikler olduğunu bize ifade etti. Bu değişikliklerle birlikte ikinci kez getirirken imzalayıp getirdi. İkinci halini de gördüğümüzde bunun yine sıkıntılar içerdiğini kendisine ifade ettik. Bunu meclisten geçirebilmenin çok da mümkün olmayacağını da kendisine söyledik. Ancak bize bunu imzaladığını ve artık geri dönülmesinin mümkün olmadığını söyledi…”

Özkan Yorgancıoğlu, “böyle bir anlaşmayı imzalamadan hükümetle, Bakanlar Kurulu’yla görüşmek gerekmez miydi?” sorusuna “Tabi ki son şeklinin imzalanmadan gelmesi gerekirdi.[2] cevabını verdi.

Yukarıda alıntısı verilen açıklamaların, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının hukuksal geçerliliğini etkileyecek derecede önemli bilgiler içerdiğini ileri sürüyorum. Çünkü Yorgancıoğlu tarafından verilen bilgiler Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş tarafından imzalanması sırasında dönemin hükümetinin rızasının oluşmadığı yönünde bir görüntüyü işaret etmektedir.

Özkan Yorgancıoğlu’nun açıklamalarına göre Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş hükümetin onayını almaksızın Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalamıştır. O halde Serdar Denktaş’a, Başbakan Yardımcısı olarak, Koordinasyon Ofisi Anlşaması’nı imzalama yetkisinin verilmediği anlaşılmaktadır. Şu ana kadar aktarılanlar ışığında iki hukuksal argümanın üretilebileceğini düşünüyorum:

  1. Koordinasyon Ofisi Andlaşması Yetkisiz Bir Temsilci Tarafından İmzalanmıştır

Uluslararası hukukta sadece devlet başkanı, hükümet başkanı ve dışişleri başkanını devleti temsilen imza yetkisine sahip olduğu kabul edilmektedir.[3] Bu kimseler dışında olan bir kimsenin devlet adına uluslararası andlaşma imzalamaya yetkili olabilmesi için “tam yetki belgesi”ne ihtiyacı vardır. Böylece “tam yetki belgesi”ne sahip olan kişi “tam yetkili temsilci” kabul edilecektir.[4] Bu kuralların dışında, uygulamadan andlaşma metnini imzalamaya yetkili olduğu anlaşılan kimselerin de devleti temsilen bir uluslararası andlaşmayı imzalamaya yetkili olacağı kabul edilebilir.[5]

Bu temel kurallar ışığında Özkan Yorgancıoğlu’nun yaptığı açıklamaları dikkate alarak aşağıdaki iddialar ileri sürülebilir:

  • Koordinasyon Ofisi Andlaşması’nın imzalandığı zaman Serdar Denktaş Başbakan Yardımcısı, Ekonomi, Turizm, Kültür ve Spor Bakanlığı görevlerini icra etmekteydi. Yani devlet başkanı, hükümet başkanı veya dışişleri bakanı değildi. Dolayısıyla, K.K.T.C. devletini temsilen Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalama yetkisine sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.
  • Dönemin başbakanı Özkan Yorgancıoğlu’nun, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının dönemin başbakan yardımcısı Serdar Denktaş tarafından imzalanmadan önce bakanlar kuruluna gelmesi gerekirdi minvalinde verdiği beyan CTP BG – DP UG hükümetinin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’a Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalamak üzere herhangi bir yetki belgesi veya başka türlü bir şekilde yetki vermediğini göstermektedir. Bu durumda, Serdar Denktaş’ın Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalamak üzere K.K.T.C. devletini temsilen imza yetkisine sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.
  • Koordinasyon Ofisi Andlaşması özelinde K.K.T.C Devleti’nin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’ı imzalama yetkisi verdiğini gösterecek herhangi bir uygulama da sözkonusu değildir.
  1. CTP BG – DP UG Hükümeti Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının İmzalanması İçin Hukuka Uygun Bir Rıza Göstermemiştir

CTP BG – DP UG Hükümetinin Başbakanı Özkan Yorgancıoğlu’nun açıklamalarından Serdar Denktaş’ın Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını, hükümetin incelemesi ve onayı olmadan, imzaladığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, CTP BG – DP UG hükümetinin Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının imzalanması esnasında içeriğine rıza gösterdiği söylenilemez. Eğer, yukarıda değindiğim gibi, Serdar Denktaş’a Koordinasyon Ofisi Andlaşması’nı imzalama yetkisi hükümet tarafından verilmiş olsaydı o zaman bu argüman ileri sürülemezdi. Ancak ortada Serdar Denktaş’ın Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalamak üzere CTP BG – DP UG Hükümeti tarafından yetkilendirildiğini gösteren herhangi bir emare bulunmamaktadır.

Belki karşı argüman olarak, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının CTP BG – DP UG Hükümeti tarafından 18 Haziran 2014 tarihinde onaylanmasının hükümetin rızasını gösterecek bir hukuki işlem olduğu söylenebilir. Bir diğer deyişle, Hükümetin, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının imzalanması sırasında bir rıza göstermediği ve imzalandıktan sonra yaptığı inceleme üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla onaylamak suretiyle rıza gösterdiği ileri sürülebilir.

Ancak, Özkan Yorgancıoğlu’nun açıklamaları dikkate alındığında aslında alınan Bakanlar Kurulu kararının bilinçli ve gerekçeli bir işleminden ziyade “bir Başbakan Yardımcısı’nın imzaladığı birşeyi daha fazla bekletmeme” gibi bir gerekçe ile alındığı görülmektedir. Hiç şüphesiz böyle bir gerekçelendirme hukuk devleti ilkesi ve devlet yönetimi açısından hiçbir şekilde anlaşılabilir bir gerekçelendirme değildir. Böyle bir gerekçeyle hükümet tarafından onaylanan bir uluslararası andlaşmanın rızasının geçerliliği hukuken tartışmalıdır.

Daha da önemlisi, CTP BG – DP UG Hükümetinin dönemin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’a Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalama yetkisi vermediğine göre Serdar Denktaş tarafından yapılan işlem (yani Koordinasyon Ofisi Andlaşması’nın imzalanması) yok hükmünde bir işlem olduğu pekala ileri sürülebilir. Yok hükmünde olan bir işlemin, onu takip eden bir diğer hukuki işlem vasıtasıyla geçerli bir işlem olamayacağı; yani CTP BG – DP UG Hükümetinin Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını  onaylayan 18 Haziran 2014 tarihli kararının, dönemin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş tarafından yapılan imza işlemine hukuki geçerlilik kazandırmayacağı rahatlıkla iddia edilebilir.

Peki tüm bu argümanların doğruluğunun kabul edilmesi halinde Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının geçerliliği açısından nasıl bir durum oluşur?

Uluslararası Hukuk Profesörü Hüseyin Pazarcı, uluslararası andlaşmaların yasal yetkililerce yapılmamasına ilişkin

Bir andlaşmanın geçerli olmasında birinci koşul, bunun yetkili temsilcilerce yapılmış olmasıdır. Aksi durumda yetki aşımında (exces de pouvoir) bulunan temsilcilerin ya da yetkisiz kişilerin yaptığı andlaşmaların kimi koşullarda temsil ettikleri uluslararası hukuk kişisini bağlaması sözkonusu olmamaktadır.”

derken bir diğer Uluslararası Hukuk Profesörü Melda Sur ise,

“Uluslararası hukuk bakımından yetkinin aşılması, örneğin yetki belgesi olmadan andlaşma yapılması halinde, andlaşma geçersizdir” demektedir.

Görülebileceği üzere, hükümet tarafından yetkilendirilmeden bir uluslararası andlaşma imzalanması halinde o uluslararası andlaşma hukuken geçersiz sayılabilmektedir. Öte yandan Koordinasyon Ofisi Anlaşmasının dönemin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş tarafından hükümetin onayı alınmadan imzalanması, imza aşamasında CTP BG – DP UG hükümetinin rızasıyla ilgili bir hukuka aykırılık oluştuğunu göstermektedir.

Tüm bu noktalar, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının gerek K.K.T.C. iç hukuku bakımından gerekse Türkiye ile K.K.T.C. arasında bulunan uluslararası hukuk ilişkisi bakımından geçersizliğini akla getiren gerekçeler içermektedir. Dolayısıyla, Koordinasyon Ofisi Andlaşması ve onu uygun bulan yasanın anayasaya uygunluğu hakkında görüş belirtecek olan Anayasa Mahkemesi huzurunda bu argümanların dile getirilmesinin ve dikkate alınmasının hukuken konunun etraflı bir şekilde değerlendirilmesinde faydalı olacağını düşünüyorum.

[1] Röportaj içerisinde Özkan Yorgancıoğlu’nun beyan ettiği görüşlerin birçoğuyla hemfikir değilim. Hatta olayları saptırdığını ve başbakan olduğu dönemde Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının gayri yasal bir şekilde yürürlüğe sokulma girişimindeki sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştığını düşünüyorum. Ancak bu yazının amacı hukuksal bir değerlendirme yapmak olduğundan yazıyı sadece hukuksal değerlendirme ile sınırlı tutuyorum.

[2] 19 Haziran 2016 tarihli Yenidüzen Gazetesi (S.16-17, Ödül Aşık Ülker’in Röportajı)

[3] 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, madde 7/2a. Bir an için K.K.T.C.’nin uluslararası hukuk içerisinde tanınmış bir ülke olmadığı ve referans verilen bu sözleşmeye taraf olmadığı ileri sürülebilir. Ancak referans verilen 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, uluslararası alanda neredeyse evrensel olarak kabul görmüş hukuk normlarından oluşan, bir diğer değişle uluslararası hukukun temel kaynaklarından olan teamül hukuku kurallarından oluşmaktadır. Dolayısıyla referans verilen kurallar uluslararası hukuk açısından yerleşmiş kurallar olup K.K.T.C. ile T.C. arasında meydana gelebilecek herhangi bir uluslararası hukuk uyuşmazlığında başvurulması gerektiğini düşündüğüm kurallardır.

[4] 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, madde 7/1a.

[5] 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, madde 7/1b.