Toparlanıyoruz

Kategori - Genel Bildiri

Toparlanıyoruz Hareketi’nden, Yenişehir Mahalleme Dokunma İnisiyatifi’ne destek.

04-2018-Yenisehir-mahallesi-Toparlanıyoruz

Toparlanıyoruz Hareketi (Temiz Toplum Derneği), Yenişehir Mahalleme Dokunma İnisiyatifi’ni ziyaret ederek haklı mücadelelerine destek belirtti.

 

Gerçekleşen ziyarette bilgi alış verişinde bulunularak, önümüzdeki günlerde de sürecek olan mücadelede Toparlanıyoruz Hareketi’nin desteğinin süreceği belirtildi.

 

Anayasa’nın 159 (1)(b) maddesi kapsamında olan tüm taşınmaz malların/arazilerin/binaların/tesislerin, Bakanlar Kurulu kararı ile 12/89 sayılı İskan Topraklandırma ve Eşdeğer Mal Yasası kapsamından çıkartılarak kiralanmasının hukuka uygun olmadığı, bunun sadece Anayasa’nın 159 (3) maddesinde açıkça sayılmış olan; orman, yeşil saha, anıt ve park yerleri, sular, yeraltı suları, doğal kaynaklar ve savunma alanları, kamu yönetimi ve askeri amaçlar için gerekli bina, tesis ve arsalar ile şehir ve kırsal planlama ve toprak koruma amaçları için KAMU YARARI esas alınarak, kapsam dışı bırakılabileceği,

 

Kapsam dışı bırakılacaksa da; Anayasanın 159 (2) maddesine giren taşınmaz malların mülkiyetinin HAK SAHİPLERİNE devrinin öncelik taşıdığı hükümleri mevcuttur.

 

Yukarıda sayılan hukuki argümanlar defalarca savcılık görüşlerinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarında da teyit edilmiş bulunmaktadır.

 

“Yurt severlerin” bu olayda KAMU YARARI gütmedikleri ise aşikardır.

 

Dörtlü Koalisyon Hükümeti sadece bu konu özelinde değil, yurt genelinde bu gibi ve benzer PEŞKEŞ faaliyetlerine de engel olmalı ve mevcut kararları derhal iptal etmelidir.

 

Hükümete önemle duyurulur!

 

Saygılarımızla,

 

Toparlanıyoruz Hareketi

KKTC Merkez Bankası’na Neden Başkan Ataması Yapılmıyor?

yeni-kabine

KKTC Merkez Bankası (41/2001) Yasası’nın 10. Maddesi gereğince, Merkez Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Bakanlar Kurulu’nun onayı ile Başbakan tarafından atanır. Hal böyleyken, yaklaşık dört aydan beridir bu önemli kuruma bir atama yapılmamıştır. Kuzey Kıbrıs’taki finans sektörünün kontrol ve denetlenmesinden sorumlu olan bu kurumun başkanlığına, aradan uzun bir süre geçmesine rağmen atama yapılmaması hayret ve endişe vericidir. Özellikle son haftalarda, bazı yerel bankalarla ilgili olarak basında yer alan çarpıcı haberlerden sonra, Merkez Bankası’nın görevini yerine getirip, gerekli önlemleri alması bir o kadar daha önemli hale gelmiştir.

Toparlanıyoruz Hareketi olarak Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyelerine şu soruları yöneltmek istiyoruz:

  1. KKTC Merkez Bankası Yönetim Kurulu Başkanı’nın kimin tarafından atanabileceğini biliyor musunuz?

 

  1. Son dört ay içerisinde; geçici personel ve üst kademe yöneticileri atamaktansa, finans sektörü için en önemli kurumun başkanını atamak neden aklınıza gelmedi?

 

  1. Bakanlar Kurulu toplantılarında şaibeli olarak aldığınız; vatandaşlık verme, yurtdışı gezilerini onaylama ve su kuyusu açma izinleri gibi yüzlerce kararın Merkez Bankası Başkanı’nın atanmasından daha önemli olduğunu mu düşünüyorsunuz?

 

Bakanlar Kurulu’nun görevi toplumun genelini ilgilendiren konularda öncelikli olarak kararlar almak olmalıdır. Sadece yandaşlara ve kendisine yakın zümrelere avantaj sağlıyor olmak, ne yasalarla ne de etik değerlerle bağdaştığı gibi, halkın kurumlara olan güvenini de derinden sarsmaktadır.

Toparlanıyoruz Hareketi olarak, kendi irademize bağlı bir gelecek ilkesinden ayrılmadan; başta Başbakan ve Başbakan Yardımcısı olmak üzere, tüm Bakanlar Kurulu üyelerini, görevlerini derhal yerine getirmelerine davet ederiz.

 

Toparlanıyoruz Hareketi

Ara emri kararı Hükümet’in Pirus Zaferi olmalıdır…

Pirus Zaferi tanımı, verilen kayıplar karşısında anlamsız hale gelen zaferleri anlatmak için kullanılır. Her ne pahasına olursa olsun kazanılan bir zafer, sonuçta korkunç bir “zafer” olarak kendini gösterir. Bağlı olmakla yükümlü oldukları Anayasa ve yasalara uymayanlara karşı duyarlı olmak ve onlara karşı mücadele etmek tüm vatandaşların sorumluluğu ve önceliği olmalıdır. Çünkü, halkın çıkarlarını geri plana itip kendi çıkarlarını öne koyanlara ve devlet imkanlarını sorumsuzca kullanmayı huy edinmişlere en çok yakışan tam da Pirus Zaferleri’dir.

Hatırlanacağı üzere, Toparlanıyoruz Hareketi’nin UBP-DP Hükümeti’nin 2 milyon Türk Lirası harcayarak ihalesiz olarak almış olduğu makam araçlarıyla ilgili ara emri başurusu, Yüksek İdare Mahkemesi’nde görüşülmüş, konu ardından da istinafa taşınmıştı. 6 Ocak 2017 tarihli istinaf kararında Mahkeme, en basit anlatım ile dava açma hakkı ve/veya yetkisine sahip olmak manasına gelen ‘meşru menfaat’ olgusuna vurgu, Toparlanıyoruz Hareketi’nin meşru menfaati olmadığı görüşüne varmış; dolayısıyla istinaf başvurumuz reddedmiştir.

Gelinen noktada, Mahkeme kararından yola çıkarak, ‘alımların yasallığı yargı tarafından da onaylandı’ sonucuna varılamayacağını bir kez daha vurgularız. Diğer bir deyişle, şu ana kadar işleyen hukuki süreç içerisinde, alımlarla ilgili esasa ilişkin hukuki noktalara değinme fırsatı bulunmamıştır. Bu safhada, Mahkeme kararı sadece ‘Toparlanıyoruz Hareketi olarak sizlerin bu davayı açmanız “meşru menfaat” sebebiyle mümkün değildir’ anlamına gelmektedir. Bu durumda, şüphesiz ki bir ilke olarak ‘meşru menfaat’ kavramının kamu yararı göz önünde bulundurularak zaman içerisinde daha geniş yorumlanması en çok bizleri sevindirecektir.

Yargı huzurunda ihalesiz olarak alınan makam araçları ile ilgili olarak, bu aşamada hesap vermekten kurtulan Hükümet yetkilileri kanımızca çok sevinmemelidir. Çünkü, temiz toplum, temiz siyaset ve kendi iradesine dayalı bir yönetimi hedefleyen Toparlanıyoruz Hareketi, sorumluların yasalara aykırı hareketlerini her daim eleştirecek; kamu çıkarlarını gözetecek ve bu çıkarlara aykırı olan kararların üzerine gidecektir. İptal davalarının idarenin gerçekleştidiği işlemlerin hukuka uygunluğunu sağlamak gibi çok önemli bir fonksiyonu olduğu düşünüldüğünde, derneğimizin “dava açabilme yetkisi”ne dair ortaya çıkan bu sonuç, hükümetin hukuka aykırı davranma cesaretini kırmak yönündeki adımlarımızı bu anlamda sekteye uğratmayacaktır.

“Memlekete Yapabileceğiniz Tek Hizmet İstifa Etmektir”

Girne-Değirmenlik yolunda, esasen yol ve trafik güvenliği zafiyetinin sebep olduğu  feci trafik kazasının ardından yapılan değerlendirmelerde hemen hemen herkes aynı noktada birleşmekte: bu ülke,  kamu yararı için çalışan, ehliyetli,  şeffaf, kurallara saygılı, ne yaptığını bilen insanların yönetiminde değil.

Gerçekten de son zamanlarda iyice artmış olan ‘toplum olarak dibe vurmak üzereyiz’ duygusu bu trajik kazadan sonra bir o kadar daha güçlendi. Hükümet icraatlarında ihmalin, usulsüzlüğün, yolsuzluğun, partizanlığın, hesapsızlığın, iş bilmezliğin, bu ülkede istisna değil kural olduğu gerçeğini, bu kaza tekrar  gözler önüne serdi. Bu nedenledir ki, toplumu yasa boğan bu acı olay, aynı zamanda hükümete yönelik büyük bir toplumsal öfkeye de yol açtı.

Fakat hükümet mensupları hiç oralı değiller, istifa etmeleri için yapılan çağrılara kulak tıkayıp böyle bir facianın meydan gelmesinde hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davranmaya devam ediyorlar. Halkın dinmeyen  protestosu karşısında,  akıl edebildikleri tek şey, dostlar alışverişte görsün misali, okul ve mesai saatlerini ayarlamak oldu. Bu arada basında KKTC hükümetlerinin “yıllardır Türkiye’nin ayırdığı ‘KKTC Karayolları Master Plan Uygulama Projesi’ ile ‘Yol Yapım ve Bakım Projesi’ ödeneklerinin yarısını dahi kullanmıyor ve her yıl devrediyor” olduğu haberleri çıktı. Hükümetten ise hala tıs yok. Ama Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş ‘en iyi savunma saldırıdır’ tarzında bir ‘öneri’ ile gündemi değiştirmeye soyundu.

Sayın Denktaş, Avrupa Birliği’nin – kendi hükümetinin değil –  hazırladığı ‘Yol Güvenliği Raporu’ndan yollarımızda tam 125 ‘tehlikeli nokta’ olduğunu öğrenmiş. Bu 125 tehlikeli noktayı düzeltip yollarımızı AB standartlarına uygun şekilde güvenli hale getirmek için gerekli planı da hemen hazırlamış. Bakanlar Kurulu’na onaylatıp onaylatmadığı belli değil ama süperbakanımız, 2017 mali yılına ilişkin protokol görüşmeleri için sendikalarla buluştuğunda, bir taşla iki kuş vuracak planını oracıkta açıklayıvermiş: “Bu yıl artış yapmayalım, Mercedesleri de almayalım. 1 yıllığına 3 bin TL’nin [daha sonra, bu rakamı 4 bin yapmayı düşündüğünü söyledi] üstünde maaşı olanlardan yüzde 3’de kesinti yapalım. Bu rakamlarla tüm yollarımızı onaralım.”,

‘Yavuz hırsız ev sahibini bastırır’ sözü sanki de Serdar Denktaş için söylenmiş!

Bakan Denktaş ya herkesi aptal ya da kendisini herkesten akıllı sanıyor anlaşılan. Öyle olmasaydı,  bu gayriciddi öneriyi yapacağına, şu sorulara cevap bulmaya çalışırdı.

Yollarımız bu kadar kötü haldeyken, Türkiye’den alınan yol yapım ve bakım projeleri için finansmanın önemli bir kısmının kaç yıldır kullanılmadan devredilmesinin açıklaması nedir? Araç sahibi herkesten her yıl alınan seyrüsefer harçlarından oluşan kaynak nereye harcanmaktadır? Yolları sadece kamu çalışanları kullanıyor olmadığına göre, devlet yolları daha iyi hale getirmek için kaynak yaratmak üzere neden sadece kamu görevlilerinden kesinti yapsın? Mercedesleri almakla hani devlet bütçesinde tasarruf sağlanacaktı? Şimdi Mercedesleri almayarak tasarruf etmekten bahsediliyor. Hangisi doğru?

Evet! Bu ülkeyi iş bilmez ama işgüzar, hem suçlu hem güçlü, ilkesiz, politikasız, güvenilmez,  insanlar yönetiyor. Bunların hiçbirinin de kendiliğinden istifa etmesini beklemeyelim. Ama yapılanları da yapılmayanları da kayda geçirelim, unutmayalım, sorgulayalım. Toplumsal muhalefetimizi yükseltelim, iyi idare edilen bir ülkede, sağlık ve güven içinde yaşamak için üzerimize düşeni yapalım.

Hükümetlerin (Olmayan) Sağlık Politikaları

Tufan Ekici

Sosyal bir devletin şüphesiz en önemli görevlerinden biri, halkına kaliteli ve uygun fiyatlı bir sağlık hizmeti sunabilmesidir. Ülkemizde devlet tarafından sunulan sağlık hizmetlerinin bu konuda sıkıntılı olduğunu, sanırım çoğumuz kabul ederiz. Bir tarafta istediği kalitede hizmet alamadığını iddia eden vatandaşlar, diğer tarafta ise mevcut çalışma koşullarında (eksik personel, düşük maaş vd.) arzu edilen hizmetin verilemeyeceğini öne süren sağlık personeli bulunmaktadır. Hangi tarafın haklı, hangisinin haksız olduğunu bilmiyorum ancak bu durumu düzeltmek için bir şey yapması gerekenlerin hükümet ve ilgili bakanlıklar olduğundan eminim. Peki, bu konuda bizim vekillerimiz ne yapıyor?

2016 bütçesinde Sağlık Bakanlığı’na ayrılan miktar toplam bütçenin %5,6’sı kadardır. Bu oran, 2015 yılı bütçesinde ayrılan miktara göre %2,3 daha az. Sağlık Bakanlığı bütçesinin %50’sini personel giderleri ve sosyal güvenlik kurumlarına yatırılan prim giderleri oluşturmaktadır. Peki, bunlar haricinde, hizmet kalitesini artırmak ve sağlıktaki eksikleri gidermek için yapılması gereken harcamalar için ne ayrılmış?

Bütçenin “Yönetim Hizmetleri” altındaki “Cari Transferler” kaleminde yurt içi ve yurt dışında tedavi görenler için ayrı bütçeler ayrılmış durumda. 2015 yılı için 23 Milyon TL, 2016 için ise 30 Milyon TL’yi bulan bu miktarlar, Sağlık Bakanlığı toplam bütçesinin %10’una denk gelmektedir. Diğer önemli bir kalem ise İlaç ve Eczacılık Dairesi bütçesinin altındaki “Tıbbi Malzeme ve İlaç Alımı” kalemine ayrılan 51 Milyon TL’lik (toplam bakanlık bütçesinin %18’i) miktardır. Bütçede oldukça büyük yer tutan bu iki kalemin detayına bakmak faydalı olacak.

30 Kasım 2015 tarihli Bakanlar Kurulu kararı (Ö(K-I)553-2015)[1] ile uçak yolculuğu yapmaları sakıncalı olduğundan YDÜ hastanesine yönlendirilen hastaların tedavileri için Sağlık Bakanlığı 2015 mali yılı bütçesinden “Yakın Doğu Hastanesi’nde Tedavi Gören Hastaların Tedavi Ücretlerinin Karşılanması Projesi” kapsamında toplam 5.823.010,68 TL ödenmiştir (İlgili bakanlar kurulu kararı aşağıdadır). Bu kalem yukarda bahsettiğimiz yurt içinde tedavi görenler için ayrılan bütçe kaleminden farklı bir kalemdir. Yoksa yurt içi tedavi derken sadece YDÜ hastanesi mi kastedilmektedir? Her şeyden önemlisi yurt içi ve yurt dışı tedavilere ayrılan miktarlarla birlikte YDÜ hastanesine ödenen bu kalemi de hesaba kattığımızda 35 Milyon TL civarı bir bütçeden bahsediyoruz. Bu miktarın daha verimli kullanılabileceğinden şüphe duymuyorum.

Sağlık Bakanlığı’nın bütçesindeki diğer önemli bir kalem ise “Tıbbi Malzeme ve İlaç Alımı” kalemidir. Bu kalemden yapılan harcamaların bir kısmı ihalesiz hizmet alımı yolu ile gerçekleştirilmektedir. Daha önce TH’nin yaptığı araştırma sonucu ortaya çıkan listeye baktığımızda Sağlık Bakanlığı’nın 2015 yılında Kamu İhale Tüzüğü’nün 3(2) maddesindeki esasa dayalı olarak milyonlarca liralık (bazı kararlarda miktar dahi belirtilmeyerek) mal ve hizmet alımı yaptığını görebiliriz (http://toparlaniyoruz.org/category/bilgilendirme/) . İlaç alımlarında ihaleye çıkılmaması için kullanılan başlıca bahane ise aciliyet olmuştur. Yine bu kalemde, kamu kaynaklarının verimsiz ve savurganca harcandığını görebiliyoruz.

Burada fikrime göre iki tane önemli sorun var. İlk olarak devlet, bütçede parası olmasına rağmen, önemli bir miktarı yurt içi veya yurt dışındaki tedaviler için ayırmakta ve kendi sağlık hizmetlerinin kalitesini artırmak için herhangi bir yatırım yapmamaktadır. Örneğin, yine 2016 yılı bütçesinde “Tıbbi Cihazlar Alım Projesi” ve “Laboratuvar Cihazı Alım Projesi” için sırasıyla 500.000 TL ve 400.000 TL ayrılmıştır (öte yandan “Temsil ve Tanıtma” kalemi için ayrılan tutar 220.000TL!). İkinci olarak da ilaç alımı için ayrılan önemli miktarları yine yasa dışı ihalesiz yöntemlerle harcamakta ve akıllarda soru işaretleri bırakmaktadır. Sağlık gibi önemli ve öncelikli olması gereken bir alanda bu tür gariplikler kabul edilmemeli.

Bazılarınızın “Devlet yurt içindeki özel hastaneye veya yurt dışına gönderdiğinde benim cebimden para çıkmıyor nasıl olsa, aksine kaliteli bir sağlık hizmeti alıyorum.” dediğini duyabiliyorum. Maalesef böyle bir düşünceyi sorunlu buluyorum. Özel sağlık kurumlarına ödenen miktarlar halkın ödediği vergiler tarafından karşılanmaktadır. Eğer devlet kendi sağlık kurumlarını daha iyi hale getirilebilirse her yıl özel kurumlara o parayı vermek zorunda kalmayacak ve kaynaklarını başka alanlarda kullanabilecektir. Dolayısı ile bunun yapılmamasındaki sebebin kamu sağlık hizmetlerini güçsüzleştirmek ve itibarsızlaştırmak olduğunu düşünüyorum. Ayrıca özel hastanelere de “kıyak” çekilmek istendiğine inanıyorum.

İhalesiz tıbbi ilaç alımlarındaki “aciliyet” mazereti de kabul edilmemeli. Planlı, programlı bir yönetim, yıl içerisinde ne kadar ilaç ve malzemeye ne zaman ihtiyaç duyacağını hesaplayabilmelidir. Tamamen kontrol dışı olaylar haricinde (örneğin salgın hastalık durumu gibi) yıllık rutin olarak kullanılan ilaç ve tıbbi malzemenin listesi bellidir ve çok önceden ihaleye çıkılabilir. Buradaki sorun da yine ilgili bakanların kendi yandaşlarına “kıyak” çekme istekleridir.

Yine bir bütçe hazırlama dönemine girmiş bulunmaktayız. Sağlık Bakanı hâlihazırda İskele ve Güzelyurt’ta hastane yapımına 2017 yılı içinde başlanacağının “müjdesini” vermektedir. Acaba hastanelerin yapımı için gereken miktarlar 2017 yılı bütçesine konacak mı? Daha da önemlisi, hastaneler bitince içini doldurmak için gerekli insan kaynağı ve teçhizat için uzun dönemli bir plan yapıldı mı? Yoksa bitecek olan hastanelerde eksiklikler olması halinde yine özel hastanelere yollanacak olan hastaların masraflarının karşılanması için önümüzdeki yılların bütçelerinde kalemler görmeye devam mı edeceğiz?

Sosyal devletlerin en önemli görevleri arasında kaliteli ve ucuz sağlık hizmeti verilmesi gelmektedir. KKTC’de bunu, maalesef, yıllardır göremiyoruz. Hemen her hükümet programında kamu maliyesinin kontrol altına alınması ile ilgili vaatler olmasına rağmen, bunu hayata geçirmek için eyleme geçilmemekte. Durum, tüm bakanlıkların bütçelerinde böyle. Bunun tek sorumlusunun planlamadan yoksun, beceriksiz ve kötü niyetli politikacılar ile yüksek seviyedeki bürokratlar olduğu şüphe götürmüyor. 2015 ve 2016 bütçelerinden yukarıda yapılan alıntılar bu tür sorumsuzluklar için gayet net örnek teşkil etmektedir. Unutmadan şunu da hatırlatalım; bahsi geçen yıllardaki koalisyon hükümetlerinde olağan şüphelilerden (CTP-BG, UBP ve DP-UG) ikisi bulunmaktaydı.

Gerçi, 5 yıldan uzun süredir hastanenin içinde radyasyon sızıntısı tehlikesi yaratabilecek bir aleti bile kaldırmayı beceremeyen bu yöneticilerden daha fazlasını beklemek en kibar ifadeyle saflık olur. Ne yapalım? Umut dünyası işte!

 

Tufan Ekici

Temiz Toplum Derneği

Yönetim Kurulu Üyesi

[1] Bakanlar Kurulu kararı (Ö(K-I)553-2015): Bakanlar Kurulu, önergede belirtilenler ışığında, uçak yolculuğu yapmaları ilgili branş Doktorlarının görüşleri doğrultusunda sakıncalı görülen ve Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ne yönlendirilen, önergeye ekli listelerde isimleri belirtilen hastaların Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık 2014 aylarına ait toplam 2,536,150.56 TL tutar ile Ocak-Nisan 2015 dönemi için gerekli 3,593,334.37 TL olmak üzere toplamda 6,129,484.93 TL üzerinden YDÜ Hastanesi’nin taahhüt etmiş olduğu % 5 indirim ile toplam 5,823,010.68 TL tutarındaki hastane masraflarının ödenebilmesi için Devlet İhale Tüzüğü’nün 3(2) maddesi uyarınca, Sağlık Bakanlığı’nın yetkili kılınmasına ve gerekli ödeneğin Sağlık Bakanlığı 2015 Mali Yılı Bütçesi altında yer alan “Yakın Doğu Hastanesi’nde Tedavi Gören Hastaların Tedavi Ücretlerinin Karşılanması Projesi” 12-01-07-9-9-15-1-05-4-3-02 kaleminden karşılanmasına karar verdi.

 

Hukuksuzluğun nedeni sadece siyasetçiler mi?

hukuksuz

Son günlerde artan bir hızla toplum gündemine “virüs” gibi yerleşen ve toplumla yürütme erkini adeta güreş ringinde karşı karşıya getiren hukuk dışı uygulamaların nedenlerini irdelemek, “temiz toplum, temiz siyaset ve kendi irademize dayalı temiz bir gelecek” sloganı doğrultusunda uğraş veren herkesin kapsam alanındadır. Sosyal alanda açtığı ve çare üretilmezse, geri dönüşümün mümkün olamayacağı nice yıkılımlara neden olacağı açıkca görülen tüm bu kaosların nedenlerini önyargısız olarak sorgulayıp saptamak, çözmek için ilk yapılması gerekenlerdendir. Devamı

Bir “ayna” görevi gören açıklamalar…

1453405_10152834656530816_5467423218605526373_n

Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş dün yine bazı açıklamalarda bulundu:

“Aslında üstümüze ta başından beri bol geleceği bilinen ‘İyi idare Yasası’nı kullanmak suretiyle adımlarımızı engelleme girişimlerine devam edilmesi halinde ve hükümetimizin de gerek duyması halinde ‘İyi İdare Yasası’nın da yeniden ele alınması gündeme gelebilecektir.”

“Atmak istediğimiz gelişimi hızlandıracak adımları durdurmak isteyenler, bir taraftan da ülkeyi kaosa sürükleyeceğimiz iddiasında bulunabilmektedir.”

“Mahkemeleri siyasi malzeme olarak kullanmak isteyen ve hükümetin atmak istediği adımları engellemeye çalışan yaklaşımların bu ülkenin gelişmesi, zenginleşmesi yönünde atacağımız adımları engelleyemeyeceğini altını çize çize belirtmek isterim.”

Evet, bu açıklamalar ilk anda “inanılacak gibi değil” dememe sebep olduğundan ve sizin de bu şekilde düşünmüş olmanız ihtimali karşısında, bir kez de kendi gözlerinizle görmeniz için haber linkini aşağıya kopyalıyorum.[1]

Açıklamaların hangisinden başlasam ki derdimi anlatmaya? Belki de İyi İdare Yasası ile ilgili olan fantastik kısımdan başlamalıyım:

Bilindiği üzere, İyi İdare Yasası, idarenin, mevzuatta kendisine “takdir yetkisi” tanınan durumlarda keyfi davranma ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışmakta, kişilere bu bağlamda haklar sağlamakta, idareye karar alırken “ölçülülük ilkesi” gereği davranma zorunluluğu getirmekte ve özellikle çevre ve imarla ilgili konularda, karar vermeden önce, ilgili bölgede açık danışma toplantıları düzenleme zorunluluğunu yüklemektedir. Daha da özetlemek gerekirse, yasanın amacı, kamu gücünü elinde bulunduran idareye karşı bireyleri korumaktır. Kısacası Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş, bu yasaile ilgili olarak, bu hakların bize fazla geldiğini ifade etmiştir. Bu bağlamda bu tür bir zihniyetin ne derece tehlikeli olduğunu söylemeye bile gerek olmamasına rağmen yine de belirtmekte yarar vardır: Kişilere verilen hakları “fazla” gören bu anlayış, maalesef  “devlet benim” diyen ve eline kamu gücünü aldığı için varlık sebebini unutup kendisinin bizim için değil, bizim kendisi için varolduğumuzu düşünen anlayıştan farksızdır.

“Gelişim” ve “zenginleşme” ile ilgili açıklamalara gelecek olursak, bu açıklamalar bize her anlamda ne kadar geride olduğumuzu ve çevre ile ilgili konularda bir kez daha ne kadar geç kaldığımızı, ancak en acısı da bu “geç kalmışlığın” bu güne değin aslında bilinçli olarak gerçekleştirildiğini göstermektedir.

Bu sözler, kalkınma uğruna benimsendiği söylenen “ne pahasına olursa olsun ekonomik büyüme ve maksimum kar” yaklaşımının, diğer bir deyişle “insan-doğa dengesini” bozan bir yaklaşımın ürünüdür. Dünyada yaşanan çevre felaketleriyle gündeme gelen bu bozulmanın ortaya koyduğu gerçek, hedef olarak benimsenen kalkınmanın gelecekte devam edemeyeceğidir. Daha da önemlisi bu somut gerçek, aslında, yine de geç bir tarih sayılan, 1970’lerin başlarında algılanmaya başlanmıştır. Bu noktada “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramı yoğun olarak irdelenmeye başlanmıştır.  Bazı radikal çevrecilerin savundukları “sıfır büyüme” ile bazı diğer çevrelerin “kalkınmacı” yaklaşımı arasında denge kurmaya yönelik “Sürdürüleblir Kalkınma” kavramından hareketle, büyümenin, beraberinde mutlaka kalkınmayı getirdiğinin söylenemeyeceği ve birçok durumda kalkınma sağlanamadığı gibi çevresel bozulmalara da yolaçacağı barizdir.  Aslında, “kalkınma”  büyüme dışında sosyal, kültürel unsurları da kapsayan bir kavramdır.[2]

Bu kısa kavramsal açıklama bize bu adada nasıl yarım yamalak bir anlayışla yaşamımızı idame ettirmeye çalıştığımızı ve aslında bu durumun farkında olmamıza rağmen, varolan yönetim anlayışından ötürü, elimizin kolumuzun bağlı olduğunu her fırsatta hissettiğimizi göstermektedir.

Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı’nın açıklamaları, bize, “gelişim”i, “kalkınma”yı, “zenginleşme”yi, bina yapmaktan, otel yapmaktan, bitki örtüsünü “bina “örtüsü”ne çevirmekten ibaret gördüğünü, sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkından haberdar olmadığını ve/veya kasıtlı olarak haberdar değilmiş gibi davrandığını ve/veya bunu hiç önemsemediğini göstermektedir.

Aynı şekilde “kamu yararı” kavramının, salt, “yeni büyük yatırım projelerinin gerçekleştirilmesi, mevcutların büyük oranda yenilenmesi, geliştirilmesi veya tamamlanması suretiyle, üretimin, istihdamın, hizmetlerin ve dolayısıyla milli hasıla ve gelirlerin artırılarak ülkenin yaşam düzeyinin yükseltilmesi” olarak uygulanmakta olduğu, ” doğal yapının muhafazası ve çevre kirliliğinin önlenmesi ile ekolojik dengenin korunması” kavramlarının görmezden gelindiğinin de aşikar olduğu söylenmelidir.

Normal şartlarda, böyle bir anlayış karşısında, orta zekalı makul bir insan olarak benim beklentim, her ne kadar geri dönüşü imkansız zararlar ortaya çıkmış olsa da en azından bir farkındalık belirtisi olarak, bu açıklamalar yerine, en basit ve sıkça kullanılan tabirle “geleceğimiz çalındığı” için özür dilenmesidir. Biliyorum, bu isteklerle gittikçe komik olmaya başladım. Ancak söylenecek birşey kalmadığında insan böyle gerçekliten uzak düşünce ve temenniler içerisinde girebiliyor…

Yapabileceğimiz birşey kaldı mı ve/veya var mı bilemiyorum, ancak en azından belirtmek gerekir ki, geç kalmış olsak da, çevreyi tüketilecek bir varlık olarak görmekten vazgeçip, İyi İdare Yasası’nın bize sağladığı diğer haklar yanında, özellikle çevre ile ilgili sağladığı “katılım” hakkına daha da sahip çıkmalıyız. Hayatın akışı içerisinde her konunun ayrı bir önemi olduğu bir gerçek olmakla birlikte, bir gün kafamızı kaldırdığımızda, bir adada yaşıyor olmamıza rağmen artık bir “ada”da olmadığımızı fark etmeden önce çevre konusunu diğer konulardan ayrı ve en üzeride bir yerde tutmak zorundayız. Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı’na çok kızmış olsam da, her geçen gün yaptığı açıklamaları ile, içerisinde bulunduğumuz durumla ilgili olarak bir “ayna” görevi gördüğü için ayrıca kendisine teşekkür de ederim!

[1] http://www.kibrispostasi.com/print.php?news=202990

[2] Bkz. Nükhet Turgut, ‘Sürdürülebilir Kalkınmanın Sağlanmasında Katılımın Rolü’ (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/480/5599.pdf adresinden erişilebilir)