Toparlanıyoruz

Arşiv - Nisan 2017

Bakanlar Kurulu’ndan hukuk dışı bir karar daha…

yeni-kabine

Bakanlar Kurulu yaklaşık olarak 7 ay önce “Makam Araçlarının Yenilenmesi”ne dair almış olduğu 17 araç ile ilgili kararını (8.9.2016, HK-I 899-2016) “tadil” adı altında değiştirerek 4 Nisan 2017 tarihinde, bu kez 3 araç için tamamen farklı bir karara imza atmıştır. Ancak 17 araca ilişkin ilk alınan karar ile 3 araç için alınan alınan son karar arasında birçok farklılık olduğu ilk bakışta dahi göze çarpmaktadır. Diğer bir deyişle, iki kararın birbirinden tamamen farklı olduğu ve yapılan işlemin “tadil” değil yeni bir karar üretmek olarak ele alınması gerektiği rahatlıkla söyleyenebilmektedir. Alınan bu iki karar arasındaki esasa ilişkin değişiklikleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

  1. Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş, ilk karar ile ilgili Toparlanıyoruz Hareketi’nin Yüksek İdare Mahkemesi’nde açmış olduğu davadaki savunmasında (http://www.mahkemeler.net/cgi-bin/kararindir.aspx?cnt=4032 sayfa 12), “10 yıllık uzun vadeli kira (leasing) usulüne benzer bir usülle araçların alımı için sözleşme yapıldığını” belirtmesine rağmen yeni kararda bu husus mevcut değildir.
  2. Aynı şekilde, Serdar Denktaş’ın mahkemedeki beyanında “satıcı firmanın araçları 30,000 km’de 34,000 Euro’ya geri alacağını taahhüt ettigini” (http://www.mahkemeler.net/cgi-bin/kararindir.aspx?cnt=4032 sayfa 12) söylemesine ve ilk Bakanlar Kurulu kararında bu husus madde 2’de belirtilmesine rağmen, yeni kararda bu madde de mevcut değildir.
  3. Daha önce alınan kararda (madde 4) “Herhangi bir ilave bedel talep edilmeksizin araçların 30,000 km’ye kadar her türlü servis, yedek parça ve işçilik ücretlerinin anılan firma tarafından karşılanması” maddesi bulunmasına rağmen, yeni kararda bu husus da yer almamaktadır.

 

Belirtilen bu farklılıklardan ötürü, bahsi geçen yeni kararın “tadil” olarak adlandırılamayacağı açıktır. Yapılması gereken, eski kararın iptal edilip yerine yeni bir karar üretilmesidir. Bu noktada sorulması gereken, Bakanlar Kurulu’nun neden böyle bir yolu seçtiğidir. Bilindiği üzere, 15 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe giren Kamu İhale Yasası ile hükümetlerin yıllardır yapılan alımlarda koz olarak kullandıkları Devlet İhale Tüzüğü’nün 3(2) maddesi ortadan kalkmıştır. Ne var ki, yeni Yasa’nın 87. maddesine göre “Bu Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak, Devlet İhale Tüzüğü, adı geçen tüzük uyarınca yapılmış veya başlatılmış olan işlemlere halel gelmeksizin yürürlükten kaldırılır.” denmektedir. Kısacası, mevcut işlemler dışında, yeni yapılacak işlemler ve bunun dayanağı olan kararlar için ilgili tüzük maddesi geçerli değildir. İşte Bakanlar Kurulu, 4 Nisan 2017 tarihli yeni kararında bu tüzük maddesine atıfta bulunulamayacağı gerçeğinden hareketle bahsi gecen kararı “tadil” adı altında yeniden üretmeye ve önceden başlanmış bir işlem ve/veya alınmış karar varmış gibi davranmaya çalışmaktadır. Kısacası Bakanlar Kurulu yine, hukukun dolanılması yoluna gitmektedir. Diğer bir deyişle, “tadilat” adı altında yeni bir karar üreten Bakanlar Kurulu, sırf İhale Yasası’na karşı hile yapmak ve usulsüzlüklerini yasal zemine oturtmaya çalışmak için iş başına geçmiştir.

 

Aynı şekilde, Nisan 2017 tarihinde halen daha 2016 bütçesinden harcama yapılması için karar üretmekten çekinilmemesidir. Bütçe disiplini adı altında çalışmalar yaptığını iddia eden hükümetin, 2016 yılı mali bütçesinin tamamlanmasından 4 ay geçmesine rağmen, halen daha 2017 bütçe dönemi içerisinde harcama yapmaya devam etmesi ve bunu “disiplinsizlik” olarak görmemesi anlaşılabilir değildir.

 

Tüm bu söyelenenler ışığında,açıktır ki, hükümet, bu icraatı ile bir kez daha ne derece keyfi ve hukuktan uzak uygulamalara imza attığını ortaya koymuştur.

 

Ercan Havaalanı’ndaki hizmet alımı, belgeler ve hukukçu görüşleri

42894

Hatırlanacağı üzere, dönemin Ulaştırma Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu Ercan Havaalanı denetim işlerini Türkiye’de kayıtlı iki şirket ortaklığına devretmişti. Bunun karşılığında ise T&T Havalimanı İşletmeciliği Şirketi’nin bu ortaklığa ayda 225,000 ABD doları, toplamda ise 11 milyon 250 bin ABD doları ödemesi kararlaştırılmıştı. Konuyla ilgili Yüksek Yönetim Denetçisi’nin araştırması sonucu bulgularını bir rapor halinde yayımladı. (Bakınız)

Toparlanıyoruz Hareketi olarak Ulaştırma Bakanlığı’na yaptığımız bilgi edinme başvurusunda, raporda bahsi geçen tüm tekliflerin kopyalarını, Bakanlıkla şirket arasında yapılan sözleşmenin bir kopyasını ve denetimlerle beraber bir dizi bilgileri talep etmiştik. Bakanlığın, sorumuza ve itirazımız sonucu Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu’nun kararına rağmen cevap vermemesi sonucu konunun yargıya intikal etmesi neticesinde bilgiler tarafımıza sunulmuştu. (Tüm belgeler için)

İlk gözlemde, bakanlığa gelen tüm tekliflerin 30 Ekim 2015 tarihli olduğu görülmektedir. Yine ilginç bir şekilde, Ulaştırma Bakanı ve şirket yetkililerinin imzaladıkları sözleşme yine ayni gün, yani 30 Ekim 2015 tarihlidir.

Mecliste kurulan ‘Ercan Havaalanının İşletme Haklarının Hukuka ve Kamu Yararına Uygunluğunun Araştırılması Hakkında Meclis Araştırma Komitesi’ henüz görevini tamamlayamamışken, bu bilgilerin tüm kamuoyu tarafından incelenebilmesi, şüphesiz ki komiteye çalışmalarını tamamlamak için itici bir güç verecektir.

Eldeki belgeleri inceleyen hukukçuların bazı gözlemleri ise şu yöndedir:

KKTC Ulaştırma Bakanlığı ve Diamond Green Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi ile APCO Teknik Müşavirlik ve Taahhüt Anonim Şirketi Arasında Yapılan Sözleşme İle İlgili

Yorum 1:

  1. Bu sözleşmeye göre, sözleşme Ulaştırma Bakanlığı ile Diamond Green Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi ile APCO Teknik Müşavirlik ve Taahhüt Anonim Şirketi arasında kurulan İş Ortaklığı arasında imzalanmıştır.

 

  • Eleştiri: Adı geçen iki şirketin “İş Ortaklığı” bir tüzel kişiymiş gibi sözleşme kaleme alınmıştır. Oysa, sözleşmenin herhangi bir yerinde sözkonusu “İş Ortaklığı”nın ne zaman kurulduğuna ilişkin veya sözkonusu ortaklığın ne zaman tüzel kişilik kazandığına dair bilgi yoktur. Nitekim sözleşme imzalanırken “İş Ortaklığı” mühürü ile değil adı geçen iki şirketin mühürü ile imzalanmıştır. Bu durum sözleşmenin muhatabı açısından belirsizlik yaratmaktadır. Sözleşmeden doğan hak ve sorumluluklar kime aittir? İş ortaklığına mı yoksa adı geçen iki şirkete mi? (Madde 1.1 ve Madde 1.2)

 

  1. Bu sözleşmeye göre Diamond Green Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi ile APCO Teknik Müşavirlik ve Taahhüt Anonim Şirketi “gerek görmeleri halinde” Sözleşmeden kaynaklı hak ve sorumluluklarını yerine getirmek için TC veya KKTC kanunlarına tabi bir tüzel kişilik meydana getirebileceklerdir. Kuracakları bu tüzel kişilik yukarıda bahsedilen “İş Ortaklığı” yerine sözleşmenin tarafı olacaktır. (Madde 1.3)

 

  • Eleştiri: Yukarıda değindiğimiz üzere sözleşmenin muhatabı açısından bir belirsizlik sözkonusudur. Bu belirsizlik madde 1.3 ile devam etmektedir. Maddeye göre Diamond Green Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi ve APCO Teknik Müşavirlik ve Taahhüt Anonim Şirketi’nin sözleşme imzalanırken var olmayan fakat daha sonra bu iki tarafın keyfine göre kuracakları bir şirket işbu sözleşmenin tarafı olmasa da sözleşmenin tarafıymış gibi hak ve sorumluluk sahibi olabilecektir. Sözleşmedeki hukuki belirsizlik ve suistimale açık durum bu madde ile güçlenmektedir.

 

  1. Bu sözleşmeye göre, sözleşme konusu işin yapılması karşılığında belirlenen ücretin ödenmesiyle ilgili İdare herhangi bir mali mükellefiyet altına girmemekle birlikte, ücretin ödenmesi için elinden gelen tüm çabayı ortaya koymak ve gerekli önlemleri almak durumundadır.

 

  • Eleştiri: İdare sözleşmenin taraflarından biridir. Ancak sözleşme konusu işin yapılmasının karşılığı olan ücreti, sözleşmenin tarafı olmasına ve iş ona yapılmasına rağmen, ödemek konusunda yükümlük altında değildir. Sözleşmelerde karşılıklı yükümlülükler vardır. İvazsız, yani karşılıksız sözleşme olmaz. Bu sözleşmede İdare’nin yapılan işin karşılığında yerine getirmekle yükümlü olduğu bir iş ücreti yoktur. Ancak işin ücretini ödemekle yükümlü taraf her kimse o da yoktur. Dolayısıyla yapılan sözleşmenin hukuken geçerliliği ciddi anlamda soru işaretidir. İdare, ücret ödeme yükümlülüğü altına girmiyor olsa dahi ücretin ödenmesi için “elinden gelen tüm çabayı ortaya koymak” ve “gerekli önlemleri almak” gibi iki tane oldukça soyut ve ne anlama gelidği anlaşılmayan yükümlülükleri üstüne almaktadır. Bu ne anlama geldiği belli olmayan ve soyut yükümlülükler İdare’nin sorumluluğunu doğurmaya elverişli düzenlemelerdir. (Madde 9.2)

 

 

 Yorum 2:

  1. Sözleşmenin 30.1. maddesinde sözleşmeye Türk Hukuku uygulancak, 31.1. maddesinde de anlaşmazlık durumunda TC İstanbul Çağlayan Mahkemelerinin davaya bakmaya yetkisi var denilmektedir. Sözleşmenin geneline bakıldığında KKTC Ulaştırma Bakanlığı Türkiye Cumhuriyeti’ndeki şirketlerden hizmet almak için bir anlaşma yapıldığı anlaşılmaktadır. Bir bakış açısına göre, ‘KKTC hukuku bu sözleşmeye uygulanmayabilir’ denilebilir. Eğer böyle ise, KKTC hukuku açısından sözleşmenin durumuna bakmak gereksiz olacaktır. Ancak tersinin olması durumunda, yani KKTC hukuku uygulanacak ise ve KKTC Mahkemeleri sözleşmedeki anlaşmazlığa bakmayı kabul edecek ise, aşağıdaki gözlemleri KKTC hukuku açısından yapabiliriz.

 

  1. Sözleşmenin 7.2. maddesinde “İdare aylık sözleşme bedeli nedeniyle bir mali mükellefiyet altına girmeyecektir” deniliyor. 9.2. maddesinde de bu mükellefiyet altına girmemekle birlikte, ücretin ödenmesi için elinden gelen çabayı ortaya koyacak ve gerekli önlemler alacaktır deniliyor. 9.3. maddesinde ödemenin gecikmesi veya yapılmaması halinde Müşavir “diğer tüm hakları saklı tutar” denmektedir. Bu madde genel olarak yazılmış görüntüsünü vermekle beraber, istenilen meblağı talep etmek için dava açma hakkını da kapsama maksatlı olabilir düşüncesi mevcuttur. Dolayısıyla ödemenin yapılmasıyla ilgili ilk bakışta muğlak bir durum ortaya çıkmaktadır. Müşavir taahhütlerinin yerine getirilmemesi durumunda ödemeyi talep edecektir. Dolayısıyla KKTC 7.2. ve 9.2. maddeyi ileri sürerek ödemeden kaçınabilecek midir? İleri sürebilmesi halinde Mahkeme ne kadar bu görüşe katılır, bu bir soru işaretidir. Özetle, hukuki görüş KKTC açısından ciddi bir risk olduğu yönündedir.

 

  1. Ayni zamanda madde 27.2.’de İdare sözleşmeyi haksız yere feshederse, hem fesih tarihine kadar doğmuş, hem de geriye kalan tüm oluşacak bedelin İdare tarafından ödenmesi gerektiğini belirtmektedir. KKTC hukukuna göre ceza niteliğinde bir tazminat öngörülmüşse, Mahkeme belirtilen miktarı geçmemek üzere davacının kanıtlayabildiği oranda makul olan tazminat miktarını verir. (F149. m74.1) Buna rağmen KKTC açısından böyle bir maddenin varlığı ciddi bir risk taşır. Çünkü Müşavir bu yönde bir zararı olduğunu kanıtlamaya çalışacaktır.
  2. Bir diğer nokta, 1.2. maddede bahsedilen “kurulan” iş ortaklığıdır ki, 1.1. maddede sözleşmenin KKTC ile iki şirketin iş ortaklığı arasında yapıldığınan bahseder. İş ortaklığının var olması durumunda, bu ortaklık kurulmadan sözleşme yapılamaz görüşü ağır basmaktadır Kısacası bu husus, sözleşmenin taraflarının kim olduğu açısından teknik bir sıkıntı yaratabilir.

Son olarak, madde 1.3. iki şirketin KKTC’de kuracakları tüzel kişiliğin sözleşmeye taraf olmasından bahsetmektedir. Bu durum KKTC hukukuna göre teknik olarak mümkün olmaycaktır düşüncesi ağır basmaktadır. Sözleşmeden bahsedebilmek için sözleşme taraflarının karşılıklı olarak teklif ve kabul yapması gerekir ki, henüz doğmayan bir şirketin/tüzel kişinin kabul yapması mümkün değildir. Taraflar ancak şirket doğduktan sonra tekrar anlaşırlarsa sözleşmenin varlığından bahsedilebilir.

 

 

Sonuç olarak, bu görüşler ve elde edilen belgeleri bir kez daha kamuoyunun bilgisine getirir, bu bağlamda,  özellikle Meclis’te kurulan Komite’nin, konuyu 11 aydır sonuçlandıramayıp, Komite’nin, içtüzüğe uygunluğu tartışmalı bir biçimde görev süresinin uzatılmasından duyduğumuz rahatsızlığı dile getiririz.

Bunun dışında, genel olarak bugüne değil oluşturulan tüm araştırma komitelerini, Ercan Havalimanı ile ilgili kurulan Araştırma Komitesi’ni, kamuoyunda oluşan tepkilerin zamana yayılıp etkisiz hale getirilmelerinin önünde durmaya ve gerekli araştırmaları zamanında yapmaya çağırırız.

Bakan Sucuoğlu’nu göreve davet ediyoruz!

cobalt60

Sağlık Bakanı Dr. Faiz Sucuoğlu’nun ‘yangından önce Daire Müdürü Mehmet Tatar ile birlikte plan ve program yaptıklarını, deponun meskun mahalden başka bir yere taşınmasının gerekli olduğunu ancak, yangın nedeniyle bunu gerçekleştiremedikleri’ yönündeki açıklamasını hayretle öğrenmiş bulunmaktayız. Sayın Bakan’ın bu konuda daha önce bir açıklamasını göremediğimiz gibi, Bakanlık sitesinde paylaşılan faaliyet raporunda da bu konuya değinildiği görülmemektedir. Mevcut laboratuvarın meskun mahalden başka bir yere taşınmasını bırakın, aksine bu laboratuvara DNA Laboratuvarı kurulması kısa ve orta vadeli hedefler içerisinde gösterilmiştir. (Sağlık Bakanlığı 2016 İcraatları, Sayfa 56 ). Birbiriyle çelişen ifadeler ve belgeler rahatsızlık vericidir.

Devamı

Manşet krizi bir fırsat olabilir mi?

AS-prl

Adil Şeytanoğlu

Pazartesi günü KKTC’deki bazı gazetelerin manşetlerini Türkiye’deki referandum için ‘Evet’ kampanyası reklamlarına ayırması ve tıpatıp aynı verileri çıkması kamuoyunda tepkiye karşılandı. Konuyu irdelerken, bir adım geri atıp, genel resmi daha uzaktan analiz etmenin kritik soruları daha iyi sorabilmek açısından önemi vardır.

Öncelikle, bir gazetenin haber görüntüsü altında manşetinden politik, özellikle de kendi iç işleriyle ilgili olmaktan çok başka bir ülkenin iç işleriyle ilgili bir konuda, reklam alması ne kadar doğrudur?

Birinci sorunun cevabından bağımsız olarak, konu iddia edildiği gibi sadece ‘reklam’ ise, bu politik fikrin veya ‘reklam’ın karşıtı bir fikir veya reklam yine ayni şekilde manşeti kullanabilmekte midir? Cevabın ‘hayır’ olması durumunda, basın özgürlüğü adına sorulması gereken sorular ortaya çıkmaz mıdır?

Sebebi ne olursa olsun, finansal veya diğer çıkarlar gözetilerek, yönetimi elinde tutan bir zümrenin veya bir zümre için bu tür ‘reklam’ların kabul edilmesi basın özgürlüğü veya bağımsızlığı algısını olumsuz etkilemez midir? Bunun yine analizi yapacak olan basın, bunu ne kadar rahat bir şekilde yapabilmektedir?

Her iki ülkede de, siyasiler Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin iki ayrı egemen devlet olduğu vurgusunu yapmaktadır. Buna rağmen bir devlet görevlisinin, her koşulda iyi geçinilmesi gerekilen başka bir devletin iç politikasında taraf olması, açıkça propaganda yapması, kendi devletini zarara ve zor bir duruma sokmaz mı?

Tüm bu olgular ışığında gerek vatandaşlar gerekse basın çalışanları, ‘bağımsızlık’ ve ‘kendi iradesine dayalı bir yönetim’ gibi kavramaların içini ne kadar doldurduğumuzu, kendimize ne kadar dürüst davrandığımızı değerlendirme, toplumsal bir dialog ihtiyacını görürler mi?

Bu tür bir iç değerlendirme ve diyalogdan kaçınmamız, kendi kendimize samimiyetimiz hakkında ne söyler?

Bu soruların sorulması ve açık şekilde tartışılması, bu ülkeyi geriye değil, ileriye götürür.