Toparlanıyoruz

Arşiv - Nisan 2016

Yeni Hükümet Programı “Dostlar Alışverişte Görsün” Hesabı

EmptyPost

27 Temmuz 2013’de seçilen son KKTC Meclisi henüz üçüncü yılını tamamlamadı ama geçtiğimiz günlerde üçüncü koalisyon hükümetini çıkarmayı başardı! Yeni hükümet hepimize hayırlı olsun.

Toparlanıyoruz Hareketi, hükümet programlarının iktidarları bağlayan ve onların performanslarını değerlendirmede referans alınması gereken belgeler olduğu noktasından hareketle, daha önce yaptığı gibi, yeni hükümetin programını da mercek altına aldı.

Bundan önceki her iki hükümetin de hükümet programlarında önemli bir özellik dikkat çekmişti: hedeflerin takvimlendirilmesi yaklaşımı. CTP-BG milletvekili Tufan Erhürman’a göre, bu yaklaşım hükümet icraatlarının süreç içerisinde kamuoyu tarafından denetlenebilmesine yardımcı olmaya yöneliktir ve bizce de bu açıdan oldukça işlevsel olduğu tartışılmazdır.

Yeni kurulan UBP—DP UG koalisyonunun hükümet programında böyle bir takvimlendirmeden kaçınıldığı gözlemlenmektedir. Yani hükümet hedeflerinin geriye kalan 27 ay içerisinde hangi aşamada yerine getirileceğine ilişkin bir plan ortaya konulmamıştır.

Bir başka ifadeyle, halihazırda güvenoyu almış bulunan bu hükümetin eylem planı belirsizdir. Aslında bu çok da şaşırtıcı değildir. Çünkü hükümet programında neredeyse 300 ayrı hedef varken, erken seçime gidilmediği takdirde, sadece 27 ay ile sınırlı bir hükümet görev süresi söz konusudur.

Bu koşullarda, programda belirtilen hedeflerin nasıl ve ne zaman yerine getirileceğine, daha da önemlisi, öngörülen programın ciddiyetine ilişkin bir çok soru akla gelmektedir. Takvimlendirilmemiş bolca hedefle ‘dostlar alışverişte görsün’ havası çalar gibi duran bu program aslında hükümetin kamuoyu denetimi ve buna bağlı toplumsal baskıdan kurtulma çabasını ele vermektedir. Kısacası hükümet, daha kurulurken, hesap verebilirlik açısından tatmin edici bir görüntü çizmediği gibi bu ilkeyi de pek umursamadığı intibasını yaratmış durumdadır.

Öte yandan, en az takvimlendirme kadar önemli olan olan diğer konunun da hükümet programına uygun hareket etmek olduğu unutulmamalıdır. Bugüne kadarki hükümet programlarının uygulanabilirlik oranlarının çok düşük olduğu herkesin malumudur. Bu durum siyasetimizde ciddi bir eksiklik olan sözle özün bir bütün olamaması sorunuyla da çok yakından ilintilidir. İşte bu noktada milletin vekillerine seslenmek istiyoruz: ister hükümet mensubu, isterse muhalefette olun, halk adına icraat yapan hükümeti halk adına denetleme görevinizi unutmayın ve ciddiye alın.

Toparlanıyoruz Hareketi

 

Toparlanıyoruz Hareketi: “UBP, CTP BG ve DP UG güvenirliliği yitirdi!”

13055328_10154140975073988_2585559166600673679_n

Toparlanıyoruz Hareketi’nden, güvenoyu bekleyen UBP – DP ortaklığının hükümet programının okunmasının ardından eleştiriler geldi. Daha önce hükümet programları hakkında birçok çalışma yapan Toparlanıyoruz Hareketi’nin iki üyesi Ahmet Saydam ve Serkan Mesutoğlu’nun sosyal medya üzerinden yaptığı eleştiriler şöyle:

Ahmet Saydam: Şimdi soru (ve sorun) şu: Siz yapmadığınız bir şey için başkası hakkında “yapmıyor” diye suçlama yapabilir misiniz? Örnek:Siz 38 vekille hükümet programının %20’sini bile gerçekleştirmemişken, sizden sonra gelen hükümetin (ki kendilerinden hiç ama hiç ümidim yoktur) hükümet programını eleştirebilir misiniz? İnsana yüzsüz demezler mi?

Serkan Mesutoğlu: Sözün uçup yazının kaldığı söylenir. Konu siyaset olunca eylemle desteklenmeyen yazının uçup giden sözden farkı nedir? Belki yine kalıcılıktır. Fakat içi boşaltılmış, ruhunu ve saygınlığını yitirmiş bir kalıcılıktır. Aynen uygulanmayan hükümet programlarının ve unutulan parti programlarının sahip olduğu kalıcılık gibi.

Bugün UBP, CTP BG ve DP UG istediği kadar hükümet programı yazsın ve çıkıp istedikleri kadar yazılan hükümet programlarının eleştirisini yapsınlar. Bu partiler için ne yazık ki uçup kaybolan sözle, kalıcı olan yazı arasında fark kalmamıştır. Güvenilirlilik yitirilmiştir.

KKTC’de Yüksek Öğrenim “Sektörü”…

Tufan Ekici

KKTC hükümetleri yükseköğrenimi daima bir sektör olarak tanımlamış ve gerek beyanlarında gerekse hükümet programlarında bu sektörün büyümesi gerektiğini vurgulamışlardır. Büyüme için ise genelde üniversitelerdeki öğrenci sayısının artması gerektiği üzerinde durulmuştur. Siyasiler böyle bir artışın ülke ekonomisine yapacağı katkıların önemine dikkat çekmişlerdir. Mevcut rakamlara göre KKTC’deki üniversitelerde okuyan öğrenci sayısı 70 bini geçmiştir. Hükümet yetkilileri bu sayının 100 bine ulaşması gerektiğini sıklıkla vurgulamış ve bu bağlamda son birkaç yıl içerisinde verilen üniversite açma izinlerinin sayısı artırılmıştır. KKTC Başbakanlığı tarafından 2015 yılında Doğu Akdeniz Üniversite’sine yaptırılan bir araştırmaya göre üniversite öğrencilerinin yaptıkları toplam harcamalar KKTC’deki Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYIH)’nin %20’sine karşılık gelmektedir. Aynı araştırmada yükseköğrenim sistemindeki mevcut bozuklukların giderilmesi ve kalitenin artırılması için alınması gereken önlemlerden de bahsedilmektedir. Üniversite öğrencilerinin GSYIH’e katkıları az olmamakla beraber, bahsi geçen araştırmada veya siyasilerin beyanlarında negatif dışsallıklardan (negative externality) hiç bahsedilmemektedir. Ekonomiyi olumsuz yönde etkileyebilecek bu sebeplerin üzerinde durulması gerektiğine inanıyorum.

Bir an için, üniversitelerdeki kalitenin gerekli standartlara yükseltildiğini ve yurt dışından gelen öğrenci sayısının kısa zamanda arzulanan miktarlara ulaştığını varsayalım. Acaba bu tür bir gelişme, devlet için kabul edilebilir bir durum olmalı mıdır? Elbette öğrencilerin yapacakları harcamaların ekonomiye büyük etkisi olacaktır. Ancak, yükseköğrenimde politika üretmekle yükümlü kişilerin, hızlı öğrenci artışı ile ortaya çıkacak nüfus artışının sosyal devletin sağlamakla yükümlü olduğu hizmetlerin genelini nasıl etkileyeceğini de düşünmeleri gerekir. Devlet Planlama Örgütü’nün rakamlarına göre 2011 yılında KKTC’de sürekli ikamet edenlerin toplamı 300 bin kişi civarındadır. Hedeflenen öğrenci sayısının 100 bin olduğunu ve bunların %80 yurt dışından gelen öğrencilerden oluşacağını göz önünde bulundurursak, hedeflenen sayıya ulaşılması durumunda nüfusun önemli bir artış yaşayacağını söyleyebiliriz. Böyle bir nüfus artışına bağlı olarak elektrik, su, trafik, sağlık hizmetleri ve diğer kamu kuruluşlarındaki iş yükü ile maddi külfetteki artışların devlet tarafından karşılanıp karşılanamayacağının planlaması mutlaka yapılmalıdır.

Sağlık:

KKTC’de kamudaki sağlık hizmetleri (kalitesi tartışılsa da) büyük oranda bedava veya düşük ücretler karşılığında sağlanmaktadır. KKTC kanunlarına göre ülkeye giriş yapan yabancı uyruklu öğrencilerin sağlık sigortası yaptırmaları gerekmektedir.  Bu kanun yazı üzerinde mantıklı olsa da uygulamada sıkıntılar yaşanmaktadır. Daha önce bahsettiğim çalışmanın bulgularına göre Sağlık Bakanlığı’ndan alınan sigorta belgesi ile mevcut öğrenci sayıları arasında büyük bir fark bulunmaktadır. Dolayısı ile artan öğrenci nüfusunun olası sağlık sorunlarının devlet hizmetleri ile karşılanması gerektiğinde, yatırımların tam olmamasından doğacak maddi eksikliklerin devlete nasıl bir yük olacağını hesaplamak gerekir. Tüm öğrencilerin sağlık sigortasını tam yatırmış olduğunu düşünsek bile, nüfus artışının devlet sağlık kurumlarında yaratacağı fazladan iş yükünü bu alanda çalışan elemanların karşılaması ne kadar mümkün olabilir?

Çevre ve Trafik:

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan her bireyin çevre ve trafik kirliliği konularında günlük en az bir tecrübesi bulunmaktadır. Hâlihazırdaki eksik yasa ve uygulamalar, hızlı nüfus artışı ile birleştiğinde ortaya çıkan tablo çoğumuzu üzmektedir. Özellikle Lefkoşa, Mağusa ve Girne gibi büyük şehirlerin sakinleri, öğrenci taşıyan büyük otobüslerin yarattığı trafik sıkışıklığına ve karmaşasına günlük hayatlarında sık sık şahit olmaktadırlar. Artan nüfustan dolayı toplu taşımacılık, taksi ve kiralık araba gibi servislere olan talebin artacak olmasını ülke ekonomisi için iyi bir gelişme olarak görenlerin; artan hava ve çevre kirliliği, trafik kazaları, trafik sıkışıklıkları ve yollardaki yıpranma paylarının halk ve devlet üzerindeki psikolojik ve finansal etkilerini da hesaplamaları gerektiği açıkça ortadadır. Bunları gerçekten “sorun” olarak gören bir devletin, bu sorunu kontrol etmek ve yasaları uygulatmakla yükümlü birimlerde çalışan personelin artacak iş yükünü ve bu artacak iş yükünün maddi ve manevi etkilerini de hesaplaması gerekir.

Altyapı:

Son olarak KKTC’deki alt yapı sorunları ile öğrenci sayısına bağlı nüfus artışını ilişkilendirmek istiyorum. Yetkililerin yükseköğrenimi bir sektör olarak görmeleri ve 100 bin öğrenci hedefli açıklamaları karşısında, yurt ve eğlence mekânları gibi öğrenci odaklı inşaat ve işletmelere olan arz da artmış bulunmaktadır. Yine olaya basit açıdan bakan bir kişi, bu tip gelişmelerin GSYIH için pozitif bir etki yaratacağını düşünecektir. Ancak bunların KKTC için olumsuz taraflarının ne olabileceğine de bakmak gerekir. İnşaat sektörünün büyümesiyle kazanç elde edecek birey sayısının oldukça fazla olduğu açık bir gerçek. Ancak KKTC’deki yönetim mekanizmalarının eksikliği göz önünde bulundurulursa, bu yeni inşaatların yaratacağı tehlikeler ve çevre kirliliğinin ekonomik etkileri acaba ne olacaktır? Artan su ve elektrik ihtiyacını karşılamak için devlet kurumlarının ve belediyelerin üzerindeki yük ne kadar artacaktır? Öğrencilerin devlet kurumlarında yapmaları gereken evrak işleri (oturma izni, ehliyet alma, elektrik aboneliğini üzerine alma vb.) karşısında devlet dairelerindeki iş yükü artışı hesaplandı mı? Hâlihazırda verimsiz çalışan devlet kurumlarının ve temel altyapıdaki eksikliklerin, 100 bin kişilik talep artışını karşılamada ne kadar etkili olabileceğini siyasetçiler düşünmekte mi?

Ekonominin tanımı ders kitaplarında, sınırlı kaynaklarla sınırsız isteklerin en verimli şekilde nasıl karşılanacağını araştıran bir bilim dalı olarak geçmektedir. Ülkemizde ekonominin planlanmasıyla ilgilenmesi gereken bir Devlet Planlama Örgütü ve Ekonomi Bakanlığı bulunmaktadır. Maalesef bu iki kurum da bugüne kadar üstlerine düşen görevi yapmamışlardır. Ekonomi denince akla Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası gibi parasal konularla ilgilenen kurumlar gelmektedir. Hâlbuki ekonomik planlama sadece para konusu ile sınırlı değildir, olmamalıdır. Alınan her siyasi ve ekonomik kararda mutlaka kazanan ve kaybeden gruplar olacaktır. Önemli olan, getirilerin götürülerden daha fazla olduğu kararlara imza atmaktır. Daha da önemlisi, dünyadaki gelişmiş ülkelerde alınan ekonomik ve siyasi kararların sadece parasal getirileri değil, çevre ve insan psikolojisi (bireyin iyi oluşu) üzerindeki etkileri de artık hesaplanmaya başlanmıştır. Bu yazıda, yükseköğrenim için öngörülen politikaların sadece öğrenci sayısını artırmaya ve dolayısı ile GSYIH’ye katkısına odaklanmasının yeterli olmayacağını göstermeye çalıştım. Kaldı ki bu tip makro göstergelerdeki artışlara bakarak genel olarak nüfusun refahının artıp artmadığını görmemiz de mümkün değildir. Öğrenci sayısına bağlı doğal olmayan nüfus artışının, ülke ekonomisine negatif etkileri de olabileceğini göz önünde bulundurmak gerektiğine inanıyorum.

Fikrimce, Kuzey Kıbrıs’ın bir eğitim merkezi olabilme potansiyeli çok yüksektir. Planlı ve koordinasyonlu atılacak adımların, yükseköğrenim alanının gelişmesini ve ekonominin gerçekten pozitif olarak etkilenmesini sağlayabileceğine inanıyorum. Yukarda adı geçen araştırmaya göre, yabancı öğrencilere neden Kuzey Kıbrıs’ı seçtikleri sorulduğunda, Kuzey Kıbrıs’ın sakin ve yaşanılabilir bölge olması, cevapların en önemlileri arasındadır. Yukarda saydığım altyapı sorunları giderilmezse, çok yakın zamanda bu cevap geçerliliğini yitirecek ve Kuzey Kıbrıs’taki üniversitelerin popülaritesi de azalacaktır. Daha da önemlisi, bu alandaki çarpık ve kontrolsüz büyümenin yarattığı sorunların KKTC’de sürekli yaşayan insanları olumsuz etkileme olasılığının da yüksek olmasıdır. Siyasiler ve ilgili kamu kuruluşları, bu alanlarda planlı bir çalışma yapmadıkları takdirde yükseköğrenim “balonunun” patlaması çok uzun sürmeyecektir.

Tufan Ekici

(Toparlanıyoruz Gönüllüsü)

Boşa Giden Sekiz Ay! Siyasi Partiler Yönetmeye Hazır Olmayı Öğrenmeli

12935373_10154088573848988_1479047789_n

CTP-BG–UBP ortaklığı bozuldu ve böylece bir hükümet daha görevde bir yılı bile tamamlayamadan başarısız hükümetler mezarlığında yerini aldı.

CTP-BG–UBP koalisyonu, görev yaptığı sekiz ay boyunca krizler yaratan, yarattığı krizleri çözemeyen ve krizlerle boğuşmaktan programındaki vaatleri yerine getirmek bir yana, rutin işlerini bile aksatan bir hükümet oldu. Oysa kurucuları bu hükümetin adını “reform hükümeti” koymuşlardı.

Henüz hiç bir icraat yapmadan, sadece niyetleri var diye, son derece iddialı bir tavırla kendilerini “reform hükümeti” olarak sunmak zaten çelişkinin ta kendisiydi. CTP-BG–UBP koalisyonu temsilcilerinin daha hükümeti kurarken verdikleri beyanlardaki bu “sıradan” tutarsızlık, ileride yaşanacak başarısızlığın da bir işareti gibiydi.

Reform yapmak için en başta ciddi bir öngörüye sahip olmak gerekir. Bozulan CTP-BG–UBP Hükümeti temsilcileri, yaptıkları açıklamalarda, UBP kurultayı, su anlaşması ve ekonomik protokol görüşmelerinin krize dönüşmesinden ötürü hükümet hedeflerini yerine getiremediklerini söylemektedirler. Oysa, hedeflerin yerine getirilememesine gerekçe olarak gösterilen bu konuların ciddi anlaşmazlıklara gebe olduğu daha hükümet kurulmadan apaçık ortadaydı.

Hükümet mensupları yeterli öngörüye sahip olsalardı, gerekli hazırlıkları zamanında yapar, bu konuları doğru bir şekilde yönetip kriz çıkmasını engelleyebilir ve böylece bekleyen diğer hükümet işlerine bakmaya da fırsat bulabilirlerdi. Fakat CTP-BG–UBP Hükümeti’ni kuranlar, yeterli öngörüye sahip olmadıkları gibi, gerekli irade ve ciddiyetten de yoksun görünmektedirler. Nitekim, Hükümet Programı’ndaki takvime göre ilk sekiz  ay içinde yapılacağı vaat edilen 34 icraatın uygulamada sadece 8’inin yapıldığı düşünüldüğünde, hükümet mensuplarının öngörü, niyet, irade ve ciddiyet eksikliği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Geldiğimiz aşamada, mevcut Meclis’ten, 2013 seçimlerinin ortaya çıkardığı halk iradesini meşru bir şekilde yansıtacak bir hükümet çıkabileceğini söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bu görüş, gerek Meclis içindeki, gerekse Meclis dışındaki bazı partilerce de erken seçim çağrısı yapmak suretiyle ifade edilmektedir.

İşte tam da bu noktada, Toparlanıyoruz Hareketi olarak dikkate getirmek istediğimiz bir husus vardır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları için, bu tür erken seçim çağrılarının artık herhangi bir anlamı kalmamıştır. Her bozulan hükümetin ardından erken seçim çağrısı yapmak neredeyse adet olmuş durumdadır. Ancak açıktır ki, vatandaşın ihtiyacı bunun ötesindedir. Vatandaş erken seçimle neyin, nasıl değişeceğini bilmek istemektedir. Yani, erken seçim çağrısı yapan partilerin, eğer seçime gireceklerse, bugüne dek denenmiş ve başarısız olanlardan farklarını; ülkenin acil çözüm bekleyen ve bugüne kadarki hükümetlerin niyet edip çözemediği sorunları hangi yöntemlerle çözeceklerini; ülkeyi doğru dürüst yönetmek için gerekli donanımlı kadroları nasıl oluşturacaklarını halka anlatmaları gerekir.

Ülkemizde alışılagelmiş siyaset anlayışı, muhalefetteyken iktidarı bol bol eleştirmek, ama iktidara gelince de daha önce kıyasıya eleştirdiği uygulama ve davranışları üç aşağı beş yukarı aynen sürdürmek şeklindedir. Bu anlayış, yani “muhalefetteyken başka iktidardayken başka” anlayışı, aslında siyasetteki bir çok başka hastalığın veya eksikliğin de  arazı durumundadır: plansızlık, programsızlık, iradesizlik, bilgisizlik, ehliyetsizlik, ciddiyetsizlik, gerçeklerden kopukluk, tembellik… Listeyi uzatabiliriz. Artık kimsenin bu yetersizliklere tahammülü kalmamıştır.

Sonuç olarak, bir hükümet daha bozulup erken seçim çağrıları yoğunlaşırken, seçime katılmayı düşünen, ülkeyi yönetmek konusunda iddiası olan siyasetçilere bir sözümüz var. Şapkayı önünüze koyup düşünme zamanı geldi ve doğrusunu isterseniz, bazılarınız için geçti bile.

 

 

Toparlanıyoruz Hareketi

(Temiz Toplum Derneği)