Toparlanıyoruz

Daha İyi bir Gelecek için #toparlanıyoruz

“Memlekete Yapabileceğiniz Tek Hizmet İstifa Etmektir”

Girne-Değirmenlik yolunda, esasen yol ve trafik güvenliği zafiyetinin sebep olduğu  feci trafik kazasının ardından yapılan değerlendirmelerde hemen hemen herkes aynı noktada birleşmekte: bu ülke,  kamu yararı için çalışan, ehliyetli,  şeffaf, kurallara saygılı, ne yaptığını bilen insanların yönetiminde değil.

Gerçekten de son zamanlarda iyice artmış olan ‘toplum olarak dibe vurmak üzereyiz’ duygusu bu trajik kazadan sonra bir o kadar daha güçlendi. Hükümet icraatlarında ihmalin, usulsüzlüğün, yolsuzluğun, partizanlığın, hesapsızlığın, iş bilmezliğin, bu ülkede istisna değil kural olduğu gerçeğini, bu kaza tekrar  gözler önüne serdi. Bu nedenledir ki, toplumu yasa boğan bu acı olay, aynı zamanda hükümete yönelik büyük bir toplumsal öfkeye de yol açtı.

Fakat hükümet mensupları hiç oralı değiller, istifa etmeleri için yapılan çağrılara kulak tıkayıp böyle bir facianın meydan gelmesinde hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davranmaya devam ediyorlar. Halkın dinmeyen  protestosu karşısında,  akıl edebildikleri tek şey, dostlar alışverişte görsün misali, okul ve mesai saatlerini ayarlamak oldu. Bu arada basında KKTC hükümetlerinin “yıllardır Türkiye’nin ayırdığı ‘KKTC Karayolları Master Plan Uygulama Projesi’ ile ‘Yol Yapım ve Bakım Projesi’ ödeneklerinin yarısını dahi kullanmıyor ve her yıl devrediyor” olduğu haberleri çıktı. Hükümetten ise hala tıs yok. Ama Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş ‘en iyi savunma saldırıdır’ tarzında bir ‘öneri’ ile gündemi değiştirmeye soyundu.

Sayın Denktaş, Avrupa Birliği’nin – kendi hükümetinin değil –  hazırladığı ‘Yol Güvenliği Raporu’ndan yollarımızda tam 125 ‘tehlikeli nokta’ olduğunu öğrenmiş. Bu 125 tehlikeli noktayı düzeltip yollarımızı AB standartlarına uygun şekilde güvenli hale getirmek için gerekli planı da hemen hazırlamış. Bakanlar Kurulu’na onaylatıp onaylatmadığı belli değil ama süperbakanımız, 2017 mali yılına ilişkin protokol görüşmeleri için sendikalarla buluştuğunda, bir taşla iki kuş vuracak planını oracıkta açıklayıvermiş: “Bu yıl artış yapmayalım, Mercedesleri de almayalım. 1 yıllığına 3 bin TL’nin [daha sonra, bu rakamı 4 bin yapmayı düşündüğünü söyledi] üstünde maaşı olanlardan yüzde 3’de kesinti yapalım. Bu rakamlarla tüm yollarımızı onaralım.”,

‘Yavuz hırsız ev sahibini bastırır’ sözü sanki de Serdar Denktaş için söylenmiş!

Bakan Denktaş ya herkesi aptal ya da kendisini herkesten akıllı sanıyor anlaşılan. Öyle olmasaydı,  bu gayriciddi öneriyi yapacağına, şu sorulara cevap bulmaya çalışırdı.

Yollarımız bu kadar kötü haldeyken, Türkiye’den alınan yol yapım ve bakım projeleri için finansmanın önemli bir kısmının kaç yıldır kullanılmadan devredilmesinin açıklaması nedir? Araç sahibi herkesten her yıl alınan seyrüsefer harçlarından oluşan kaynak nereye harcanmaktadır? Yolları sadece kamu çalışanları kullanıyor olmadığına göre, devlet yolları daha iyi hale getirmek için kaynak yaratmak üzere neden sadece kamu görevlilerinden kesinti yapsın? Mercedesleri almakla hani devlet bütçesinde tasarruf sağlanacaktı? Şimdi Mercedesleri almayarak tasarruf etmekten bahsediliyor. Hangisi doğru?

Evet! Bu ülkeyi iş bilmez ama işgüzar, hem suçlu hem güçlü, ilkesiz, politikasız, güvenilmez,  insanlar yönetiyor. Bunların hiçbirinin de kendiliğinden istifa etmesini beklemeyelim. Ama yapılanları da yapılmayanları da kayda geçirelim, unutmayalım, sorgulayalım. Toplumsal muhalefetimizi yükseltelim, iyi idare edilen bir ülkede, sağlık ve güven içinde yaşamak için üzerimize düşeni yapalım.

‘Duyarlı kamuoyu, doğru denetim, sorumlu yönetim’ için küçük bir adım: Mağusa’daki usülsüz taşocağı kira anlaşması iptal edildi.

Othello Kale Girşi

Othello Kalesi ve çevresinin restorasyon öncesi halini hatırlayanlar, restorasyon sonrasında bölgedeki tarihi güzelliğin tekrar nasıl gün yüzüne çıktığını farkedeceklerdir. Ne yazıktır ki, Avrupa Birliği ve BM’in finansal desteği olmasına rağmen, ilk aşaması tamamlanan restorasyon işlemlerinin devamına uzun süreden beri bir türlü geçilememişti.

Sorun neydi?

Bakanlar Kurulu, Ocak 2015’te Gazimağusa’da Serbest Liman içerisinde eski eser niteliğinde buluan bir taşocağını Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Müdürlüğü kontroluna vermişti. Amaç, bu taşocağının Gazimağusa surları ve Gazimağusa çevresinde bulunan diğer eski eserlerin restorasyon işlemlerinde kullanılmasıydı. Ancak, bahsi geçen daire, taşocağından taş çıkarma işlemi için hizmet alımına gitmek yerine, usulsüz olararak taşocağını 10 yıllığına özel bir şirkete kiralamıştı. Böylelikle tanesi 10TL civarına mal edilebilecek ve aslında devlete ait olan taşlar için 35Euro gibi uçuk rakamlar talep edilmiş; bir şekilde devletin kendi malını değerinin çok çok üzerinde bir fiyatla satın alması gibi mantıksız ve sorumsuz bir durum ortaya çıkmıştı. Ne var ki, proje destekçileri, bu şartları kabul etmedi ve restorasyon işleri askıya alındı.

Peki sonrasında ne oldu?

Toparlanıyoruz Hareketi, usulsüzlüğün bilgisi dahiline geldiği andan itibaren harekete geçmiş, dönemin CTP-BG ve UBP koalisyonu Bakanlar Kurulu’na ve Turizm ve Çevre Bakanı’na usulsüzlüğü bir dilekçeyle aktarmıştır. Bunula kalmayıp konuyu Cumhurbaşkanı’nın, diğer siyasilerin ve sivil toplum örgütlerinin de bilgisine getirmiş, Başbakanlık Denetleme Kurulu’na başvurmuştur. Denetleme Kurulu’ndan net bir cevap alınamayınca, Mağusa İnisiyatifi’yle eş zamanlı olarak konuyu Yüksek Yönetim Denetçisi’ne de aktarmıştır.

Yüksek Yönetim Denetçisi’nin 2 Ağustos 2016 tarihli raporu da bu usulsüzlüğü belgelemiş ve şirketle olan sözleşmenin fesih edilmesi gerektiğini belirtmiştir.

 Son durum nedir?

Sonrasında konuyla ilgili bir gelişme gözlemleyemeyen Toparlanıyoruz Hareketi; 2 Kasım 2016 tarihinde Turizm ve Çevre Bakanı Fikri Ataoğlu ile görüşerek Yüksek Denetçi’nin raporunda belirtildiği gibi kiralama işleminin feshedilmesi ve kiralamanın usulüne uygun olarak ihaleye çıkılıp, projenin bir an önce başlatılması yönündeki talebini iletti.

Sayın Bakan sözleşmenin iptal olduğunu ertesi hafta içerisinde Hareket gönüllülerine sözlü olarak bildirmiş; böylelikle iki seneye yakın bir zamanı alan mücadele, kaybedilen değerli zaman haricinde, olumlu sayılabilecek bir sonuç vermiştir.

Yaşananlardan anlaşılacağı gibi, ülkemizde usulsüzlüklerle mücadele uzun soluklu ve meşakatli mücadelelerdir. Bu sebeple sivil toplum örgütlerinin, derneklerin, kuruluşların ayni hedefe ulaşmak için güçbirliği yapmaları elzemdir. Toparlanıyoruz Hareketi bu bağlamda alınan olumlu neticeden ötürü emeği geçen tüm diğer sivil toplum örgütlerini ve bireyleri tebrik eder

Genellikle siyasileri eleştimek zorunda kalan Toparlanıyoruz Hareketi, bu icraatından ötürü Sayın Bakan Fikri Ataoğlu’na da teşekkür eder, gerek Sayın Ataoğlu’nun, gerekse diğer yöneticilerin tüm icraatlarında bu hassasiyeti göstermelerini temenni eder.

Bir Popülizm Aracı Olarak İlçe Yapmak

lefke

Kıbrıs sorununda devam eden müzakerelerin en kritik gününde, neredeyse tüm ülke Mont Pelerin’den çıkacak sonuca odaklanmışken,  Kuzey Kıbrıs’ta Bakanlar Kurulu olağanüstü toplandı ve bazı ‘icraat’lara imza attı. Lefke’nin 6. İlçe olmasını öngören yasa tasarısı, Bakanlar Kurulu tarafından onaylanarak meclise gönderildi.  Hükümet programında yazılan vaatleri bile yerine getiremeyenlerin, hiçbir hazırlık yapılmadan alınan bu kararın gereklerini başarıyla uygulayacağı hiç inandırıcı gelmiyor. Sorulması gereken esas soru, mevcut sorunların çözülmesi için yeni bir ilçe yaratmanın ne derece gerekli olduğudur. Lefke 6. İlçe olduğunda tüm sorunlar kendiliğinden çözülecek mi? Böylesi kritik bir dönemde, alelacele alınan bu kararın tartışılması ve sonuçlarının iyi değerlendirilmesi gerekir.

18 sene önce ilçe ilan edilen İskele ve Güzelyurt’un bile tam anlamıyla ilçe olamadığı ve bölge halkının birçok sorunla yaşamını sürdürmek zorunda kaldığı, acı bir gerçek olarak önümüzde dururken, ilçe olunduktan sonra Lefke’de tüm sorunların sona ereceğini düşünmek hayalcilikten öteye gitmiyor. Ömrü kısa olan bir hükümetin, görev süresi içerisinde başaramayacağı böyle bir karara neden imza attığı ortadadır. UBP-DP hükümetinin oy kaygısıyla, tamamen seçim yatırımı olarak ürettiği bu karara ve altı doldurulmamış popülist söylemlere, Lefke’de yaşayan insanlarımızın prim vermeyeceğini umuyorum.

Bir bölgenin ilçe olması, sadece bir kaymakam atanmasından ve birkaç tane devlet dairesi açmaktan ibaret değildir. İlçe olmanın en temel prensibi, halka etkin ve hızlı hizmeti sağlamaktır. Lefke’de faaliyet gösteren Elektrik, Sosyal Sigortalar, Telekomünikasyon gibi önemli devlet kurumları bile işlevsiz ve hizmet veremez durumdadır. Lefke’nin 6. İlçe olmasıyla birlikte mevcut kurumlar personel ve altyapı bakımından güçlendirilerek, orada yaşayan insanların Güzelyurt veya Lefkoşa’ya gitmesini gerektirmeyecek şekilde hizmet verebilir duruma getirilmelidir. Bu kurumların dışında Lefke’de bulunmayan devlet kurumları da açılarak bölge halkına hizmet vermeye başlamalıdır. Bunun hem yapısal hem de personel anlamda getireceği mali yükün hükümet tarafından hesaplandığına  ve gerekli hazırlığın yapıldığına inanmayı çok isterdim ama görünen odur ki bu yönde herhangi bir hazırlık yapılmadı.

İlçe olmanın getirdiği en önemli gereklilik Kaymakamlık Merkez Kuruluşu’dur. Kaymakamlık yerel kuruluş organlarını denetlemenin yanı sıra “nüfus, kimlik, askerlik ve pasaport” birimleriyle de vatandaşa hizmet sağlamakla yükümlüdür. Şu anda Lefke’de bir kaymakamlık binası bulunuyor ve Güzelyurt Kaymakamı haftanın bir günü oraya gidiyor. Yapısal anlamda bir kaymakamlık binasının bulunması avantajdır; ama 6. İlçe olunmasıyla birlikte, yukarıda sayılan birimlerin halka etkin hizmet verecek şekilde oluşturulması gerekmektedir.

İlçe olmanın gerektirdiği bir diğer önemli husus da; İlçe sınırları içerisinde huzur ve güvenliğin sağlanması için etkin ve çağdaş bir ilçe emniyet kuruluşudur. Mevcut  5 ilçede Polis Müdürlüğü bulunmakta ve Lefke’de de Güzelyurt Polis Müdürlüğüne bağlı olan Lefke Karakolu faaliyet göstermektedir. Öğrenci sayısı ve Lefke’nin yaklaşık 12,000 kişilik kendi nüfusuna göre, mevcut Karakol asayişi sağlamakta yetersiz kalıyor. Son zamanlarda öğrenciler arasında yaşanan çatışmalarda, polisin müdahale etmekte yetersiz kalması bunun en büyük örneği olarak karşımızda durmaktadır. (Lefke Avrupa Üniversitesi son üç yılda öğrenci sayısını 3000’li sayılardan 7000’lere çıkardı.) Gemikonağı’nda faaliyet gösteren İtfaiye Şubesi, altyapı ve personel açısından güçlendirilmeli ve çağdaş hizmet vermesi sağlanmalıdır

Sadece kağıt üzerinde değil, tam anlamıyla ilçe olmak için sağlık hizmetleri de büyük önem taşır. Lefke’de bulunan ikinci basamak Cengiz Topel Hastanesi, Güzelyurt ve Lefke bölgesinde var olan tek hastanedir. Yaklaşık 30,000 olan Güzelyurt-Lefke nüfusuna, bölgede bulunan 3 üniversite’nin öğrenci sayısı da eklendiğinde, bölgenin tek hastanesi olan Cengiz Topel Hastanesinin ve iki sağlık ocağının; altyapı, donanım, sağlık ekibi, yatak, doktor vb. eksikler nedeniyle bölgenin ihtiyacına cevap vermekten çok uzak olduğu açıktır. (Kamu komisyonu tarafından bölgeye atanan 20 kişilik doktor kadrosundan sadece 8’i aktif olarak görev yapıyor.)

Batı bölgesinde Güzelyurt Kaza Mahkemesinin yanı sıra, Lefke bucağında da Lefke Mahkemesi faaliyet gösteriyor; fakat Lefke Mahkemesi haftada iki gün hizmet vermektedir. Uzun süre önce ilçe olan İskele’de dahi yapımı 2007 yılında başlayan Kaza Mahkemesi, geçtiğimiz yıl (2015) hizmet vermeye başlamıştı. Bu açıdan Lefke’nin bir mahkemeye sahip olması avantajdır; fakat Lefke’nin ilçe olması durumunda her gün hizmet sağlayacak Lefke Kaza Mahkemesi kurulmalıdır. Uygun altyapı ve iyi çalışma ortamının yaratılıp, mahkeme personelinin maddi manevi tatmin içinde görev yapması büyük önem taşımaktadır; fakat yargıda var olan sorunlardan dolayı Lefke Kaza Mahkemesinin kurulup, her gün hizmet vermesinin sağlanması mümkün görünmüyor.

Kuzey Kıbrıs’ın 5 ilçesinde Sivil Savunma Teşkilatına bağlı bölge müdürlükleri faaliyet göstermektedir. Geçmiş dönemlerde Lefke’de bulunan Sivil Savunma binası, daha sonra Güzelyurt’a taşınmıştı. Acil durumlara müdahalede önemli görev üstlenen Sivil Savunma Teşkilatının, Lefke’de yeniden faaliyet göstermesi de ilçe olunması durumunda gereklilik olarak sayılabilir.

Lefke’nin 6. İlçe olması halinde mevcut kurumlar halka etkin hizmet verebilir hale getirilmeli, mevcut olmayanlar da Lefke’ye şube açmalıdır. Lefke’nin gerçek anlamda ilçe olması ve vatandaşa hızlı hizmetin sağlanması ancak bu şekilde mümkündür. Sadece kağıt üzerinde kalan bir “Lefke İlçesi”; halkın sorunlarına gerçekçi, akılcı ve kalıcı çözümler getirmekten çok; siyasetçiler tarafından seçim döneminde propaganda malzemesi olarak kullanılan bir icraat olarak karşımızda duracaktır. Güzelyurt ve İskele’nin ilçe ilan edilmesinden 18 yıl sonra bile bunun gereklerinin tam anlamıyla yerine getirilmediği ve bu bölgelerde yaşayan insanların hayatından memnun olmadığı ortadayken, Lefke’de mevcut hükümetle bunun başarılabileceğine inanasım gelmiyor.

Batuhan Beyatlı

 

Güzelyurt’ta Bulunan KamuKurumları Lefke’de Bulunup Bulunmadığı
Su İşleri Dairesi ?
Orman Dairesi Müdürlüğü VAR
Karayolları Dairesi YOK
Sosyal Sigortalar Dairesi VAR
Çevre Koruma Dairesi VAR
Tarım Dairesi ?
Polis Müdürlüğü YOK
Gelir ve Vergi Dairesi VAR
Veteriner Dairesi YOK
Telekomunikasyon Dairesi VAR
Elektrik Kurumu VAR
Kaymakamlık Merkez Kuruluşu YOK (Bina olarak mevcut. Geçmişten gelen bir gelenek olarak Haftada bir gün Güzelyurt Kaymakamı tarafından ziyaret ediliyor.)
Belediye VAR
Kaza Mahkemesi YOK (Haftanın iki günü hizmet veren Lefke Mahkemesi var)
Sivil Savunma Bölge Müdürlüğü YOK
Posta Dairesi VAR
Sıhhiye Dairesi YOK
Eski Eserler ve Müzeler Dairesi YOK
Kaza Tapu Amirliği YOK
Meteoroloji Dairesi YOK
Sosyal Hizmetler Dairesi Bölge Amirliği Sosyal Hizmetler Dairesi Lefke Bürosu olarak var.
Halk Kütüphanesi YOK
Toprak Ürünleri Kurumu

 

YOK
Ticaret Dairesi YOK
İskan ve Rehabilitasyon Dairesi

Güzelyurt Tarımsal Şubesi

ve

Güzelyurt İskan Şubesi

 

YOK

Şehir Planlama Dairesi YOK
Bayrak Radyo Televizyon Kurumu Bürosu YOK
İhtiyat Sandığı YOK
İlçe Seçim Kurulu YOK
İtfaiye VAR
Jeoloji ve Maden Dairesi YOK
Kooperatif Şirketler Mukayyitliği YOK
Spor Dairesi YOK
Piyangolar YOK
Spor Dairesi Bölge Amirliği YOK
Çalışma Dairesi Bölge Amirliği Lefke Bürosu olarak var
   

 

 

Hükümetlerin (Olmayan) Sağlık Politikaları

Tufan Ekici 2

Sosyal bir devletin şüphesiz en önemli görevlerinden biri, halkına kaliteli ve uygun fiyatlı bir sağlık hizmeti sunabilmesidir. Ülkemizde devlet tarafından sunulan sağlık hizmetlerinin bu konuda sıkıntılı olduğunu, sanırım çoğumuz kabul ederiz. Bir tarafta istediği kalitede hizmet alamadığını iddia eden vatandaşlar, diğer tarafta ise mevcut çalışma koşullarında (eksik personel, düşük maaş vd.) arzu edilen hizmetin verilemeyeceğini öne süren sağlık personeli bulunmaktadır. Hangi tarafın haklı, hangisinin haksız olduğunu bilmiyorum ancak bu durumu düzeltmek için bir şey yapması gerekenlerin hükümet ve ilgili bakanlıklar olduğundan eminim. Peki, bu konuda bizim vekillerimiz ne yapıyor?

2016 bütçesinde Sağlık Bakanlığı’na ayrılan miktar toplam bütçenin %5,6’sı kadardır. Bu oran, 2015 yılı bütçesinde ayrılan miktara göre %2,3 daha az. Sağlık Bakanlığı bütçesinin %50’sini personel giderleri ve sosyal güvenlik kurumlarına yatırılan prim giderleri oluşturmaktadır. Peki, bunlar haricinde, hizmet kalitesini artırmak ve sağlıktaki eksikleri gidermek için yapılması gereken harcamalar için ne ayrılmış?

Bütçenin “Yönetim Hizmetleri” altındaki “Cari Transferler” kaleminde yurt içi ve yurt dışında tedavi görenler için ayrı bütçeler ayrılmış durumda. 2015 yılı için 23 Milyon TL, 2016 için ise 30 Milyon TL’yi bulan bu miktarlar, Sağlık Bakanlığı toplam bütçesinin %10’una denk gelmektedir. Diğer önemli bir kalem ise İlaç ve Eczacılık Dairesi bütçesinin altındaki “Tıbbi Malzeme ve İlaç Alımı” kalemine ayrılan 51 Milyon TL’lik (toplam bakanlık bütçesinin %18’i) miktardır. Bütçede oldukça büyük yer tutan bu iki kalemin detayına bakmak faydalı olacak.

30 Kasım 2015 tarihli Bakanlar Kurulu kararı (Ö(K-I)553-2015)[1] ile uçak yolculuğu yapmaları sakıncalı olduğundan YDÜ hastanesine yönlendirilen hastaların tedavileri için Sağlık Bakanlığı 2015 mali yılı bütçesinden “Yakın Doğu Hastanesi’nde Tedavi Gören Hastaların Tedavi Ücretlerinin Karşılanması Projesi” kapsamında toplam 5.823.010,68 TL ödenmiştir (İlgili bakanlar kurulu kararı aşağıdadır). Bu kalem yukarda bahsettiğimiz yurt içinde tedavi görenler için ayrılan bütçe kaleminden farklı bir kalemdir. Yoksa yurt içi tedavi derken sadece YDÜ hastanesi mi kastedilmektedir? Her şeyden önemlisi yurt içi ve yurt dışı tedavilere ayrılan miktarlarla birlikte YDÜ hastanesine ödenen bu kalemi de hesaba kattığımızda 35 Milyon TL civarı bir bütçeden bahsediyoruz. Bu miktarın daha verimli kullanılabileceğinden şüphe duymuyorum.

Sağlık Bakanlığı’nın bütçesindeki diğer önemli bir kalem ise “Tıbbi Malzeme ve İlaç Alımı” kalemidir. Bu kalemden yapılan harcamaların bir kısmı ihalesiz hizmet alımı yolu ile gerçekleştirilmektedir. Daha önce TH’nin yaptığı araştırma sonucu ortaya çıkan listeye baktığımızda Sağlık Bakanlığı’nın 2015 yılında Kamu İhale Tüzüğü’nün 3(2) maddesindeki esasa dayalı olarak milyonlarca liralık (bazı kararlarda miktar dahi belirtilmeyerek) mal ve hizmet alımı yaptığını görebiliriz (http://toparlaniyoruz.org/category/bilgilendirme/) . İlaç alımlarında ihaleye çıkılmaması için kullanılan başlıca bahane ise aciliyet olmuştur. Yine bu kalemde, kamu kaynaklarının verimsiz ve savurganca harcandığını görebiliyoruz.

Burada fikrime göre iki tane önemli sorun var. İlk olarak devlet, bütçede parası olmasına rağmen, önemli bir miktarı yurt içi veya yurt dışındaki tedaviler için ayırmakta ve kendi sağlık hizmetlerinin kalitesini artırmak için herhangi bir yatırım yapmamaktadır. Örneğin, yine 2016 yılı bütçesinde “Tıbbi Cihazlar Alım Projesi” ve “Laboratuvar Cihazı Alım Projesi” için sırasıyla 500.000 TL ve 400.000 TL ayrılmıştır (öte yandan “Temsil ve Tanıtma” kalemi için ayrılan tutar 220.000TL!). İkinci olarak da ilaç alımı için ayrılan önemli miktarları yine yasa dışı ihalesiz yöntemlerle harcamakta ve akıllarda soru işaretleri bırakmaktadır. Sağlık gibi önemli ve öncelikli olması gereken bir alanda bu tür gariplikler kabul edilmemeli.

Bazılarınızın “Devlet yurt içindeki özel hastaneye veya yurt dışına gönderdiğinde benim cebimden para çıkmıyor nasıl olsa, aksine kaliteli bir sağlık hizmeti alıyorum.” dediğini duyabiliyorum. Maalesef böyle bir düşünceyi sorunlu buluyorum. Özel sağlık kurumlarına ödenen miktarlar halkın ödediği vergiler tarafından karşılanmaktadır. Eğer devlet kendi sağlık kurumlarını daha iyi hale getirilebilirse her yıl özel kurumlara o parayı vermek zorunda kalmayacak ve kaynaklarını başka alanlarda kullanabilecektir. Dolayısı ile bunun yapılmamasındaki sebebin kamu sağlık hizmetlerini güçsüzleştirmek ve itibarsızlaştırmak olduğunu düşünüyorum. Ayrıca özel hastanelere de “kıyak” çekilmek istendiğine inanıyorum.

İhalesiz tıbbi ilaç alımlarındaki “aciliyet” mazereti de kabul edilmemeli. Planlı, programlı bir yönetim, yıl içerisinde ne kadar ilaç ve malzemeye ne zaman ihtiyaç duyacağını hesaplayabilmelidir. Tamamen kontrol dışı olaylar haricinde (örneğin salgın hastalık durumu gibi) yıllık rutin olarak kullanılan ilaç ve tıbbi malzemenin listesi bellidir ve çok önceden ihaleye çıkılabilir. Buradaki sorun da yine ilgili bakanların kendi yandaşlarına “kıyak” çekme istekleridir.

Yine bir bütçe hazırlama dönemine girmiş bulunmaktayız. Sağlık Bakanı hâlihazırda İskele ve Güzelyurt’ta hastane yapımına 2017 yılı içinde başlanacağının “müjdesini” vermektedir. Acaba hastanelerin yapımı için gereken miktarlar 2017 yılı bütçesine konacak mı? Daha da önemlisi, hastaneler bitince içini doldurmak için gerekli insan kaynağı ve teçhizat için uzun dönemli bir plan yapıldı mı? Yoksa bitecek olan hastanelerde eksiklikler olması halinde yine özel hastanelere yollanacak olan hastaların masraflarının karşılanması için önümüzdeki yılların bütçelerinde kalemler görmeye devam mı edeceğiz?

Sosyal devletlerin en önemli görevleri arasında kaliteli ve ucuz sağlık hizmeti verilmesi gelmektedir. KKTC’de bunu, maalesef, yıllardır göremiyoruz. Hemen her hükümet programında kamu maliyesinin kontrol altına alınması ile ilgili vaatler olmasına rağmen, bunu hayata geçirmek için eyleme geçilmemekte. Durum, tüm bakanlıkların bütçelerinde böyle. Bunun tek sorumlusunun planlamadan yoksun, beceriksiz ve kötü niyetli politikacılar ile yüksek seviyedeki bürokratlar olduğu şüphe götürmüyor. 2015 ve 2016 bütçelerinden yukarıda yapılan alıntılar bu tür sorumsuzluklar için gayet net örnek teşkil etmektedir. Unutmadan şunu da hatırlatalım; bahsi geçen yıllardaki koalisyon hükümetlerinde olağan şüphelilerden (CTP-BG, UBP ve DP-UG) ikisi bulunmaktaydı.

Gerçi, 5 yıldan uzun süredir hastanenin içinde radyasyon sızıntısı tehlikesi yaratabilecek bir aleti bile kaldırmayı beceremeyen bu yöneticilerden daha fazlasını beklemek en kibar ifadeyle saflık olur. Ne yapalım? Umut dünyası işte!

 

Tufan Ekici

Temiz Toplum Derneği

Yönetim Kurulu Üyesi

[1] Bakanlar Kurulu kararı (Ö(K-I)553-2015): Bakanlar Kurulu, önergede belirtilenler ışığında, uçak yolculuğu yapmaları ilgili branş Doktorlarının görüşleri doğrultusunda sakıncalı görülen ve Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ne yönlendirilen, önergeye ekli listelerde isimleri belirtilen hastaların Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık 2014 aylarına ait toplam 2,536,150.56 TL tutar ile Ocak-Nisan 2015 dönemi için gerekli 3,593,334.37 TL olmak üzere toplamda 6,129,484.93 TL üzerinden YDÜ Hastanesi’nin taahhüt etmiş olduğu % 5 indirim ile toplam 5,823,010.68 TL tutarındaki hastane masraflarının ödenebilmesi için Devlet İhale Tüzüğü’nün 3(2) maddesi uyarınca, Sağlık Bakanlığı’nın yetkili kılınmasına ve gerekli ödeneğin Sağlık Bakanlığı 2015 Mali Yılı Bütçesi altında yer alan “Yakın Doğu Hastanesi’nde Tedavi Gören Hastaların Tedavi Ücretlerinin Karşılanması Projesi” 12-01-07-9-9-15-1-05-4-3-02 kaleminden karşılanmasına karar verdi.

 

Hukuksuzluğun nedeni sadece siyasetçiler mi?

hukuksuz

Son günlerde artan bir hızla toplum gündemine “virüs” gibi yerleşen ve toplumla yürütme erkini adeta güreş ringinde karşı karşıya getiren hukuk dışı uygulamaların nedenlerini irdelemek, “temiz toplum, temiz siyaset ve kendi irademize dayalı temiz bir gelecek” sloganı doğrultusunda uğraş veren herkesin kapsam alanındadır. Sosyal alanda açtığı ve çare üretilmezse, geri dönüşümün mümkün olamayacağı nice yıkılımlara neden olacağı açıkca görülen tüm bu kaosların nedenlerini önyargısız olarak sorgulayıp saptamak, çözmek için ilk yapılması gerekenlerdendir. Devamı

Bir “ayna” görevi gören açıklamalar…

1453405_10152834656530816_5467423218605526373_n

Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş dün yine bazı açıklamalarda bulundu:

“Aslında üstümüze ta başından beri bol geleceği bilinen ‘İyi idare Yasası’nı kullanmak suretiyle adımlarımızı engelleme girişimlerine devam edilmesi halinde ve hükümetimizin de gerek duyması halinde ‘İyi İdare Yasası’nın da yeniden ele alınması gündeme gelebilecektir.”

“Atmak istediğimiz gelişimi hızlandıracak adımları durdurmak isteyenler, bir taraftan da ülkeyi kaosa sürükleyeceğimiz iddiasında bulunabilmektedir.”

“Mahkemeleri siyasi malzeme olarak kullanmak isteyen ve hükümetin atmak istediği adımları engellemeye çalışan yaklaşımların bu ülkenin gelişmesi, zenginleşmesi yönünde atacağımız adımları engelleyemeyeceğini altını çize çize belirtmek isterim.”

Evet, bu açıklamalar ilk anda “inanılacak gibi değil” dememe sebep olduğundan ve sizin de bu şekilde düşünmüş olmanız ihtimali karşısında, bir kez de kendi gözlerinizle görmeniz için haber linkini aşağıya kopyalıyorum.[1]

Açıklamaların hangisinden başlasam ki derdimi anlatmaya? Belki de İyi İdare Yasası ile ilgili olan fantastik kısımdan başlamalıyım:

Bilindiği üzere, İyi İdare Yasası, idarenin, mevzuatta kendisine “takdir yetkisi” tanınan durumlarda keyfi davranma ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışmakta, kişilere bu bağlamda haklar sağlamakta, idareye karar alırken “ölçülülük ilkesi” gereği davranma zorunluluğu getirmekte ve özellikle çevre ve imarla ilgili konularda, karar vermeden önce, ilgili bölgede açık danışma toplantıları düzenleme zorunluluğunu yüklemektedir. Daha da özetlemek gerekirse, yasanın amacı, kamu gücünü elinde bulunduran idareye karşı bireyleri korumaktır. Kısacası Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş, bu yasaile ilgili olarak, bu hakların bize fazla geldiğini ifade etmiştir. Bu bağlamda bu tür bir zihniyetin ne derece tehlikeli olduğunu söylemeye bile gerek olmamasına rağmen yine de belirtmekte yarar vardır: Kişilere verilen hakları “fazla” gören bu anlayış, maalesef  “devlet benim” diyen ve eline kamu gücünü aldığı için varlık sebebini unutup kendisinin bizim için değil, bizim kendisi için varolduğumuzu düşünen anlayıştan farksızdır.

“Gelişim” ve “zenginleşme” ile ilgili açıklamalara gelecek olursak, bu açıklamalar bize her anlamda ne kadar geride olduğumuzu ve çevre ile ilgili konularda bir kez daha ne kadar geç kaldığımızı, ancak en acısı da bu “geç kalmışlığın” bu güne değin aslında bilinçli olarak gerçekleştirildiğini göstermektedir.

Bu sözler, kalkınma uğruna benimsendiği söylenen “ne pahasına olursa olsun ekonomik büyüme ve maksimum kar” yaklaşımının, diğer bir deyişle “insan-doğa dengesini” bozan bir yaklaşımın ürünüdür. Dünyada yaşanan çevre felaketleriyle gündeme gelen bu bozulmanın ortaya koyduğu gerçek, hedef olarak benimsenen kalkınmanın gelecekte devam edemeyeceğidir. Daha da önemlisi bu somut gerçek, aslında, yine de geç bir tarih sayılan, 1970’lerin başlarında algılanmaya başlanmıştır. Bu noktada “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramı yoğun olarak irdelenmeye başlanmıştır.  Bazı radikal çevrecilerin savundukları “sıfır büyüme” ile bazı diğer çevrelerin “kalkınmacı” yaklaşımı arasında denge kurmaya yönelik “Sürdürüleblir Kalkınma” kavramından hareketle, büyümenin, beraberinde mutlaka kalkınmayı getirdiğinin söylenemeyeceği ve birçok durumda kalkınma sağlanamadığı gibi çevresel bozulmalara da yolaçacağı barizdir.  Aslında, “kalkınma”  büyüme dışında sosyal, kültürel unsurları da kapsayan bir kavramdır.[2]

Bu kısa kavramsal açıklama bize bu adada nasıl yarım yamalak bir anlayışla yaşamımızı idame ettirmeye çalıştığımızı ve aslında bu durumun farkında olmamıza rağmen, varolan yönetim anlayışından ötürü, elimizin kolumuzun bağlı olduğunu her fırsatta hissettiğimizi göstermektedir.

Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı’nın açıklamaları, bize, “gelişim”i, “kalkınma”yı, “zenginleşme”yi, bina yapmaktan, otel yapmaktan, bitki örtüsünü “bina “örtüsü”ne çevirmekten ibaret gördüğünü, sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkından haberdar olmadığını ve/veya kasıtlı olarak haberdar değilmiş gibi davrandığını ve/veya bunu hiç önemsemediğini göstermektedir.

Aynı şekilde “kamu yararı” kavramının, salt, “yeni büyük yatırım projelerinin gerçekleştirilmesi, mevcutların büyük oranda yenilenmesi, geliştirilmesi veya tamamlanması suretiyle, üretimin, istihdamın, hizmetlerin ve dolayısıyla milli hasıla ve gelirlerin artırılarak ülkenin yaşam düzeyinin yükseltilmesi” olarak uygulanmakta olduğu, ” doğal yapının muhafazası ve çevre kirliliğinin önlenmesi ile ekolojik dengenin korunması” kavramlarının görmezden gelindiğinin de aşikar olduğu söylenmelidir.

Normal şartlarda, böyle bir anlayış karşısında, orta zekalı makul bir insan olarak benim beklentim, her ne kadar geri dönüşü imkansız zararlar ortaya çıkmış olsa da en azından bir farkındalık belirtisi olarak, bu açıklamalar yerine, en basit ve sıkça kullanılan tabirle “geleceğimiz çalındığı” için özür dilenmesidir. Biliyorum, bu isteklerle gittikçe komik olmaya başladım. Ancak söylenecek birşey kalmadığında insan böyle gerçekliten uzak düşünce ve temenniler içerisinde girebiliyor…

Yapabileceğimiz birşey kaldı mı ve/veya var mı bilemiyorum, ancak en azından belirtmek gerekir ki, geç kalmış olsak da, çevreyi tüketilecek bir varlık olarak görmekten vazgeçip, İyi İdare Yasası’nın bize sağladığı diğer haklar yanında, özellikle çevre ile ilgili sağladığı “katılım” hakkına daha da sahip çıkmalıyız. Hayatın akışı içerisinde her konunun ayrı bir önemi olduğu bir gerçek olmakla birlikte, bir gün kafamızı kaldırdığımızda, bir adada yaşıyor olmamıza rağmen artık bir “ada”da olmadığımızı fark etmeden önce çevre konusunu diğer konulardan ayrı ve en üzeride bir yerde tutmak zorundayız. Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı’na çok kızmış olsam da, her geçen gün yaptığı açıklamaları ile, içerisinde bulunduğumuz durumla ilgili olarak bir “ayna” görevi gördüğü için ayrıca kendisine teşekkür de ederim!

[1] http://www.kibrispostasi.com/print.php?news=202990

[2] Bkz. Nükhet Turgut, ‘Sürdürülebilir Kalkınmanın Sağlanmasında Katılımın Rolü’ (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/480/5599.pdf adresinden erişilebilir)

Toparlanıyoruz: “Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı’na Yapılan Atama Mahkemelik”

EmptyPost

Toparlanıyoruz Hareketi, Sivil Savunma Teşkilatı’na geçtiğimiz Temmuz ayında yapılan yeni başkan atamasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle bugün Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açmıştır.

Bu adımı, hukukun üstünlüğü ilkesi konusundaki bilinen hassasiyetimizin ötesinde, temel taleplerimizden biri olan ‘halkın iradesine dayalı bir gelecek’ doğrultusundaki çalışmalarımız kapsamında attık.

Bu ülkedeki belirli bazı devlet kurumlarının doğrudan ‘dışarıdan’ – daha spesifik olmak gerekirse, ‘Türkiye tarafından’ – yönetiliyor olduğu, çeşitli toplum kesimleri, siyasi parti ve örgütler, ve vatandaşlar tarafından bir rahatsızlık ve itiraz konusu olarak zaman zaman dile getirilmektedir. Kuşkusuz, bu itirazın temelinde demokrasi, sivilleşme ve hukukun üstünlüğü ilkelerine uygun bir siyasi sistem ideali ve amacı yatmaktadır. Bu ilkelerin KKTC’de kök salması, Toparlanıyoruz Hareketi’nin başta gelen amaçlarından biridir.

‘Dışarıdan’ yönetilmeye itirazda en sık telaffuz edilen örnekler, KKTC Merkez Bankası Başkanı, Güvenlik Kuvvetleri Komutanı ve Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı atamalarının, halihazırda KKTC hükümeti  tarafından yapılmıyor olmasıdır. Eylül 2013 – Temmuz 2015  dönemine ait CTP-BG—DP-UG Hükümet Programı’nın içerisindeki bazı hedefler, dolaylı da olsa, aslında bu durumun resmi ifadesi olarak görülebilir. Bu hedefler, bahsi geçen üç kuruma yapılan atama usullerinde  yapılacak değişliklerle ilgilidir.

Toparlanıyoruz Hareketi olarak, bu kapsamda yaptığımız  mevzuat araştırması neticesinde ise şunu tespit etmiş bulunuyoruz: KKTC’de yürürlükte bulunan ilgili mevzuatta, gerek KKTC Merkez Bankası Başkanı’nın, gerek Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı’nın, gerekse Güvenlik Kuvvetleri Komutanı’nın, KKTC yetkilileri tarafından atanması hususunda engelleyici herhangi bir husus bulunmamaktadır. Özellikle KKTC Merkez Bankası Başkanı ile Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı’nın atanması konusunda atama yetkisinin KKTC hükümeti ile cumhurbaşkanının uhdesinde olduğu yasalarla düzenlenmiştir.

Ancak, bugüne kadar süregelen uygulamada bu kapsamdaki atamaların hiçbir dönemde KKTC yetkilileri tarafından yapılmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim, bugün açtığımız davanın konusunu oluşturan Sivil Savunma Teşkilatı başkanının atamasında da, mevzuata göre yetki, üçlü kararname yöntemiyle cumhurbaşkanı, başbakan ve ilgili bakandadır; ama resmi gazete arşivi tarandığında böyle herhangi bir üçlü kararnameye rastlamak mümkün değildir. Yani bu göreve bugüne dek yapılan hiçbir atamada Sivil Savunma Yasası’na uyulmamıştır. Ayrıca, bu göreve atamalarda uygulanmakta olan usul veya hükümlerin ne olduğu da belirsizdir. Bu durumun, hukukun üstünlüğü ile demokratik yönetim ve/veya yönetişim ilkelerine aykırı olduğu apaçıktır.

Burada elbette sorulması gereken birtakım sorular vardır: KKTC yetkilileri ilgili mevzuat hükümlerini bugüne kadar neden uygulamamıştır? Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı’nın atanması, Sivil Savunma Yasası’nda belirtildiği gibi üçlü kararname yöntemiyle atanmıyorsa, cumhurbaşkanı, başbakan ve ilgili bakan atama yapmak için imza yetkilerini kullanmıyorsa, o zaman söz konusu atama hangi kurallara göre yapılmaktadır?

Geçmişte başbakan ve cumhurbaşkanı olarak görev yapmış kişilerin de dahil olduğu bazı siyasi şahsiyetlere bu soruları yönelttiğimizde durumu aydınlatıcı herhangi bir cevap alamadık. Bunun nedeni, bu kişilerin bilgi vermekten kaçınması değil, bilgiye sahip olmamalarydı. Bu bilgi eksikliği, KKTC yetkililerinin yönetim anlayışındaki ve siyasi iradeyi kullanmaktaki zafiyetinin bir göstergesi değilse, peki nedir?

Nisan 2015’te konu hakkında bilgi almak için dönemin başbakanı nezdinde resmi girişimlerde de bulunduk. Bilgi Edinme Hakkı Yasası’na dayanarak yaptığımız bilgi edinme başvurusunda (bakınız:http://toparlaniyoruz.org/2015/03/03/hukumet-kendi-irademize-dayali-bir-gelecek-istiyor-mu/), başka konular yanında, ‘Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı’nın atanmasına ilişkin mevzuat ve/veya uygulama nedir?’ diye sorduk. Başvurumuza yanıt gelmeyince, Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu’na başbakanlık hakkında şikayette bulunduk ve başbakanlıktan cevap ancak bundan sonra geldi. Burada, Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı’nın atanması ile ilgili olarak verilen cevap şuydu: “Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı, KKTC Anayasası’nda yer alan Geçici 10. Madde’ye göre atanmaktadır”

Ancak Toparlanıyoruz Hareketi olarak biz, Anayasa’nın geçici 10. Maddesi’ni, Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı’nın nasıl atanacağıyla ilgili bir hukuksal zemin olarak yorumlamanın mümkün olmadığını düşünüyoruz. Ayrıca, üzerine ısrarla basarak söylemek isteriz ki, Anayasa’nın söz konusu bu ‘geçici’ maddesinin, Kuzey Kıbrıs’ta halk iradesinin devre dışı kalması sonucunu doğuran ve görünüşe göre kaynağı muğlak olan bazı uygulamaların gerekçesi olarak gösterilmesine hem ilkesel olarak hem de hukuksal açıdan karşıyız.

Hukukun üstünlüğüne, şeffaflığa, demokrasiye ve sivilleşmeye dayalı bir yönetim ve siyaset anlayışı talep eden herkesin, bu ilkeleri değersizleştiren, erozyona uğratan veya sulandıran tüm uygulamaların sorgulanmasından yana olması gerektiğini düşünüyoruz. Öte yandan, ‘iyi yönetim/yönetişim’ için, öncelikle yöneticilerin (ve yönetmeye aday olanların) yasaların kendilerine verdiği görev ve yetkilerin bilincinde olması gerektiğini, bu görev ve yetkilere onları kullanmak suretiyle sahip çıkmaları gerektiğini düşünüyoruz. Aksi takdirde, bugün içinde bulunduğumuz durumda olduğu gibi, bu ülkede daha yıllarca şeffaflık, demokrasi, sivilleşme ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar kullanarak ‘ilericilik’ yapmaya, ‘statüko’ karşıtı olmaya, rejimi protesto devam ederiz ama sonra hükümet olduğumuzda somut hiç bir adım atmayız ve tüm itirazlar sadece lafta kalır.

Toparlanıyoruz Hareketi olarak bu ‘iyi yönetim ve yönetişim’ ilkelerini savunmak için çaba göstermeye, bunlara aykırı olduğunu düşündüğümüz uygulamaların sorgulanmasına somut adımlarla katkıda bulunmaya devam edeceğiz. KKTC Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı’na yapılan atamayı, usul olarak hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye aykırı ve halkın iradesini dışlayıcı olduğu gerekçeleriyle Yüksek İdare Mahkemesi’nin denetimine götürmek için bugün açtığımız dava bu çerçevede attığımız bir adımdır.

Toparlanıyoruz Hareketi

(Temiz Toplum Derneği)