Toparlanıyoruz

Daha İyi bir Gelecek için #toparlanıyoruz

Ercan Havaalanı’ndaki hizmet alımı, belgeler ve hukukçu görüşleri

42894

Hatırlanacağı üzere, dönemin Ulaştırma Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu Ercan Havaalanı denetim işlerini Türkiye’de kayıtlı iki şirket ortaklığına devretmişti. Bunun karşılığında ise T&T Havalimanı İşletmeciliği Şirketi’nin bu ortaklığa ayda 225,000 ABD doları, toplamda ise 11 milyon 250 bin ABD doları ödemesi kararlaştırılmıştı. Konuyla ilgili Yüksek Yönetim Denetçisi’nin araştırması sonucu bulgularını bir rapor halinde yayımladı. (Bakınız)

Toparlanıyoruz Hareketi olarak Ulaştırma Bakanlığı’na yaptığımız bilgi edinme başvurusunda, raporda bahsi geçen tüm tekliflerin kopyalarını, Bakanlıkla şirket arasında yapılan sözleşmenin bir kopyasını ve denetimlerle beraber bir dizi bilgileri talep etmiştik. Bakanlığın, sorumuza ve itirazımız sonucu Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu’nun kararına rağmen cevap vermemesi sonucu konunun yargıya intikal etmesi neticesinde bilgiler tarafımıza sunulmuştu. (Tüm belgeler için)

İlk gözlemde, bakanlığa gelen tüm tekliflerin 30 Ekim 2015 tarihli olduğu görülmektedir. Yine ilginç bir şekilde, Ulaştırma Bakanı ve şirket yetkililerinin imzaladıkları sözleşme yine ayni gün, yani 30 Ekim 2015 tarihlidir.

Mecliste kurulan ‘Ercan Havaalanının İşletme Haklarının Hukuka ve Kamu Yararına Uygunluğunun Araştırılması Hakkında Meclis Araştırma Komitesi’ henüz görevini tamamlayamamışken, bu bilgilerin tüm kamuoyu tarafından incelenebilmesi, şüphesiz ki komiteye çalışmalarını tamamlamak için itici bir güç verecektir.

Eldeki belgeleri inceleyen hukukçuların bazı gözlemleri ise şu yöndedir:

KKTC Ulaştırma Bakanlığı ve Diamond Green Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi ile APCO Teknik Müşavirlik ve Taahhüt Anonim Şirketi Arasında Yapılan Sözleşme İle İlgili

Yorum 1:

  1. Bu sözleşmeye göre, sözleşme Ulaştırma Bakanlığı ile Diamond Green Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi ile APCO Teknik Müşavirlik ve Taahhüt Anonim Şirketi arasında kurulan İş Ortaklığı arasında imzalanmıştır.

 

  • Eleştiri: Adı geçen iki şirketin “İş Ortaklığı” bir tüzel kişiymiş gibi sözleşme kaleme alınmıştır. Oysa, sözleşmenin herhangi bir yerinde sözkonusu “İş Ortaklığı”nın ne zaman kurulduğuna ilişkin veya sözkonusu ortaklığın ne zaman tüzel kişilik kazandığına dair bilgi yoktur. Nitekim sözleşme imzalanırken “İş Ortaklığı” mühürü ile değil adı geçen iki şirketin mühürü ile imzalanmıştır. Bu durum sözleşmenin muhatabı açısından belirsizlik yaratmaktadır. Sözleşmeden doğan hak ve sorumluluklar kime aittir? İş ortaklığına mı yoksa adı geçen iki şirkete mi? (Madde 1.1 ve Madde 1.2)

 

  1. Bu sözleşmeye göre Diamond Green Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi ile APCO Teknik Müşavirlik ve Taahhüt Anonim Şirketi “gerek görmeleri halinde” Sözleşmeden kaynaklı hak ve sorumluluklarını yerine getirmek için TC veya KKTC kanunlarına tabi bir tüzel kişilik meydana getirebileceklerdir. Kuracakları bu tüzel kişilik yukarıda bahsedilen “İş Ortaklığı” yerine sözleşmenin tarafı olacaktır. (Madde 1.3)

 

  • Eleştiri: Yukarıda değindiğimiz üzere sözleşmenin muhatabı açısından bir belirsizlik sözkonusudur. Bu belirsizlik madde 1.3 ile devam etmektedir. Maddeye göre Diamond Green Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi ve APCO Teknik Müşavirlik ve Taahhüt Anonim Şirketi’nin sözleşme imzalanırken var olmayan fakat daha sonra bu iki tarafın keyfine göre kuracakları bir şirket işbu sözleşmenin tarafı olmasa da sözleşmenin tarafıymış gibi hak ve sorumluluk sahibi olabilecektir. Sözleşmedeki hukuki belirsizlik ve suistimale açık durum bu madde ile güçlenmektedir.

 

  1. Bu sözleşmeye göre, sözleşme konusu işin yapılması karşılığında belirlenen ücretin ödenmesiyle ilgili İdare herhangi bir mali mükellefiyet altına girmemekle birlikte, ücretin ödenmesi için elinden gelen tüm çabayı ortaya koymak ve gerekli önlemleri almak durumundadır.

 

  • Eleştiri: İdare sözleşmenin taraflarından biridir. Ancak sözleşme konusu işin yapılmasının karşılığı olan ücreti, sözleşmenin tarafı olmasına ve iş ona yapılmasına rağmen, ödemek konusunda yükümlük altında değildir. Sözleşmelerde karşılıklı yükümlülükler vardır. İvazsız, yani karşılıksız sözleşme olmaz. Bu sözleşmede İdare’nin yapılan işin karşılığında yerine getirmekle yükümlü olduğu bir iş ücreti yoktur. Ancak işin ücretini ödemekle yükümlü taraf her kimse o da yoktur. Dolayısıyla yapılan sözleşmenin hukuken geçerliliği ciddi anlamda soru işaretidir. İdare, ücret ödeme yükümlülüğü altına girmiyor olsa dahi ücretin ödenmesi için “elinden gelen tüm çabayı ortaya koymak” ve “gerekli önlemleri almak” gibi iki tane oldukça soyut ve ne anlama gelidği anlaşılmayan yükümlülükleri üstüne almaktadır. Bu ne anlama geldiği belli olmayan ve soyut yükümlülükler İdare’nin sorumluluğunu doğurmaya elverişli düzenlemelerdir. (Madde 9.2)

 

 

 Yorum 2:

  1. Sözleşmenin 30.1. maddesinde sözleşmeye Türk Hukuku uygulancak, 31.1. maddesinde de anlaşmazlık durumunda TC İstanbul Çağlayan Mahkemelerinin davaya bakmaya yetkisi var denilmektedir. Sözleşmenin geneline bakıldığında KKTC Ulaştırma Bakanlığı Türkiye Cumhuriyeti’ndeki şirketlerden hizmet almak için bir anlaşma yapıldığı anlaşılmaktadır. Bir bakış açısına göre, ‘KKTC hukuku bu sözleşmeye uygulanmayabilir’ denilebilir. Eğer böyle ise, KKTC hukuku açısından sözleşmenin durumuna bakmak gereksiz olacaktır. Ancak tersinin olması durumunda, yani KKTC hukuku uygulanacak ise ve KKTC Mahkemeleri sözleşmedeki anlaşmazlığa bakmayı kabul edecek ise, aşağıdaki gözlemleri KKTC hukuku açısından yapabiliriz.

 

  1. Sözleşmenin 7.2. maddesinde “İdare aylık sözleşme bedeli nedeniyle bir mali mükellefiyet altına girmeyecektir” deniliyor. 9.2. maddesinde de bu mükellefiyet altına girmemekle birlikte, ücretin ödenmesi için elinden gelen çabayı ortaya koyacak ve gerekli önlemler alacaktır deniliyor. 9.3. maddesinde ödemenin gecikmesi veya yapılmaması halinde Müşavir “diğer tüm hakları saklı tutar” denmektedir. Bu madde genel olarak yazılmış görüntüsünü vermekle beraber, istenilen meblağı talep etmek için dava açma hakkını da kapsama maksatlı olabilir düşüncesi mevcuttur. Dolayısıyla ödemenin yapılmasıyla ilgili ilk bakışta muğlak bir durum ortaya çıkmaktadır. Müşavir taahhütlerinin yerine getirilmemesi durumunda ödemeyi talep edecektir. Dolayısıyla KKTC 7.2. ve 9.2. maddeyi ileri sürerek ödemeden kaçınabilecek midir? İleri sürebilmesi halinde Mahkeme ne kadar bu görüşe katılır, bu bir soru işaretidir. Özetle, hukuki görüş KKTC açısından ciddi bir risk olduğu yönündedir.

 

  1. Ayni zamanda madde 27.2.’de İdare sözleşmeyi haksız yere feshederse, hem fesih tarihine kadar doğmuş, hem de geriye kalan tüm oluşacak bedelin İdare tarafından ödenmesi gerektiğini belirtmektedir. KKTC hukukuna göre ceza niteliğinde bir tazminat öngörülmüşse, Mahkeme belirtilen miktarı geçmemek üzere davacının kanıtlayabildiği oranda makul olan tazminat miktarını verir. (F149. m74.1) Buna rağmen KKTC açısından böyle bir maddenin varlığı ciddi bir risk taşır. Çünkü Müşavir bu yönde bir zararı olduğunu kanıtlamaya çalışacaktır.
  2. Bir diğer nokta, 1.2. maddede bahsedilen “kurulan” iş ortaklığıdır ki, 1.1. maddede sözleşmenin KKTC ile iki şirketin iş ortaklığı arasında yapıldığınan bahseder. İş ortaklığının var olması durumunda, bu ortaklık kurulmadan sözleşme yapılamaz görüşü ağır basmaktadır Kısacası bu husus, sözleşmenin taraflarının kim olduğu açısından teknik bir sıkıntı yaratabilir.

Son olarak, madde 1.3. iki şirketin KKTC’de kuracakları tüzel kişiliğin sözleşmeye taraf olmasından bahsetmektedir. Bu durum KKTC hukukuna göre teknik olarak mümkün olmaycaktır düşüncesi ağır basmaktadır. Sözleşmeden bahsedebilmek için sözleşme taraflarının karşılıklı olarak teklif ve kabul yapması gerekir ki, henüz doğmayan bir şirketin/tüzel kişinin kabul yapması mümkün değildir. Taraflar ancak şirket doğduktan sonra tekrar anlaşırlarsa sözleşmenin varlığından bahsedilebilir.

 

 

Sonuç olarak, bu görüşler ve elde edilen belgeleri bir kez daha kamuoyunun bilgisine getirir, bu bağlamda,  özellikle Meclis’te kurulan Komite’nin, konuyu 11 aydır sonuçlandıramayıp, Komite’nin, içtüzüğe uygunluğu tartışmalı bir biçimde görev süresinin uzatılmasından duyduğumuz rahatsızlığı dile getiririz.

Bunun dışında, genel olarak bugüne değil oluşturulan tüm araştırma komitelerini, Ercan Havalimanı ile ilgili kurulan Araştırma Komitesi’ni, kamuoyunda oluşan tepkilerin zamana yayılıp etkisiz hale getirilmelerinin önünde durmaya ve gerekli araştırmaları zamanında yapmaya çağırırız.

Bakan Sucuoğlu’nu göreve davet ediyoruz!

cobalt60

Sağlık Bakanı Dr. Faiz Sucuoğlu’nun ‘yangından önce Daire Müdürü Mehmet Tatar ile birlikte plan ve program yaptıklarını, deponun meskun mahalden başka bir yere taşınmasının gerekli olduğunu ancak, yangın nedeniyle bunu gerçekleştiremedikleri’ yönündeki açıklamasını hayretle öğrenmiş bulunmaktayız. Sayın Bakan’ın bu konuda daha önce bir açıklamasını göremediğimiz gibi, Bakanlık sitesinde paylaşılan faaliyet raporunda da bu konuya değinildiği görülmemektedir. Mevcut laboratuvarın meskun mahalden başka bir yere taşınmasını bırakın, aksine bu laboratuvara DNA Laboratuvarı kurulması kısa ve orta vadeli hedefler içerisinde gösterilmiştir. (Sağlık Bakanlığı 2016 İcraatları, Sayfa 56 ). Birbiriyle çelişen ifadeler ve belgeler rahatsızlık vericidir.

Devamı

Manşet krizi bir fırsat olabilir mi?

AS-prl

Adil Şeytanoğlu

Pazartesi günü KKTC’deki bazı gazetelerin manşetlerini Türkiye’deki referandum için ‘Evet’ kampanyası reklamlarına ayırması ve tıpatıp aynı verileri çıkması kamuoyunda tepkiye karşılandı. Konuyu irdelerken, bir adım geri atıp, genel resmi daha uzaktan analiz etmenin kritik soruları daha iyi sorabilmek açısından önemi vardır.

Öncelikle, bir gazetenin haber görüntüsü altında manşetinden politik, özellikle de kendi iç işleriyle ilgili olmaktan çok başka bir ülkenin iç işleriyle ilgili bir konuda, reklam alması ne kadar doğrudur?

Birinci sorunun cevabından bağımsız olarak, konu iddia edildiği gibi sadece ‘reklam’ ise, bu politik fikrin veya ‘reklam’ın karşıtı bir fikir veya reklam yine ayni şekilde manşeti kullanabilmekte midir? Cevabın ‘hayır’ olması durumunda, basın özgürlüğü adına sorulması gereken sorular ortaya çıkmaz mıdır?

Sebebi ne olursa olsun, finansal veya diğer çıkarlar gözetilerek, yönetimi elinde tutan bir zümrenin veya bir zümre için bu tür ‘reklam’ların kabul edilmesi basın özgürlüğü veya bağımsızlığı algısını olumsuz etkilemez midir? Bunun yine analizi yapacak olan basın, bunu ne kadar rahat bir şekilde yapabilmektedir?

Her iki ülkede de, siyasiler Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin iki ayrı egemen devlet olduğu vurgusunu yapmaktadır. Buna rağmen bir devlet görevlisinin, her koşulda iyi geçinilmesi gerekilen başka bir devletin iç politikasında taraf olması, açıkça propaganda yapması, kendi devletini zarara ve zor bir duruma sokmaz mı?

Tüm bu olgular ışığında gerek vatandaşlar gerekse basın çalışanları, ‘bağımsızlık’ ve ‘kendi iradesine dayalı bir yönetim’ gibi kavramaların içini ne kadar doldurduğumuzu, kendimize ne kadar dürüst davrandığımızı değerlendirme, toplumsal bir dialog ihtiyacını görürler mi?

Bu tür bir iç değerlendirme ve diyalogdan kaçınmamız, kendi kendimize samimiyetimiz hakkında ne söyler?

Bu soruların sorulması ve açık şekilde tartışılması, bu ülkeyi geriye değil, ileriye götürür.

Yönetim kurulları ve artan suistimaller…

hjenkins

Prof. Dr. Hatice Jenkins

 

Yönetim kurulları şirketlerin ve kurumların en üst yönetim organıdır. Hayati önem taşıyan stratejileri belirler ve kararlar alır.

Yani dümen genel müdürün elinde olsa da, rotayı belirleyen ve gemiyi gitmesi gereken yere yönlendiren yönetim kurullarıdır.

Yönetim kurulları sadece stratejiler belirlemez. Şirketlerin ve kurumların performansını da değerlendirir.

Kişisel çıkarların kurumsal çıkarların önüne geçmesini engeller. Kurumların şeffaf olmasını sağlar ve suistimalleri önler…

Yani yönetim kurullarının aslında hiç de hafife alınmayacak birçok sorumlulukları vardır. Ülkemizdeki gibi laf ola veya süs olsun diye kurulmazlar.

Peki ülkemizde sistem nasıl çalışır? Çalışmaz!

Birçok kurumda, ama özellikle de devlet kurumlarında veya devlet elinin uzandığı bütün kurumlarda, sistem tersten çalışır.

Bütün savaşlar yönetim kurullarını etkisiz hale getirmek için verilir… Suistimal yaparken hesap soran olmasın diye…

Devlet kurumlarının yönetim kurulu üyeleri siyasiler tarafından atanır. Ve yine siyasiler tarafından işlerine son verilir… Yani söz dinlemediklerinde ve verilen emirlere itaat etmediklerinde.

Her iktidara gelen parti bir önceki yönetim kurulu üyelerini görevden alır ve onların yerlerine kendi adamlarını atar. Kırk yıldır bu hep böyle.

Ama yeni atananlar bir öncekilerine göre daha vasıflı oduklarından atanmıyorlar.

Merkezi Amerika’da bulunan Sertifikalı Suistimal İnceleme Derneği’nin (Association of Certified Fraud Examiners – ACFE) küresel yolsuzluk araştırmalarına göre bütün ülkelerde işletmeler ve kurumlar her yıl gelirlerinin %5’i gibi büyük bir oranını çalışan suistimalleri sebebiyle kaybediyorlar.

ACFE’in araştırmasına göre 2016 yılında bu miktar, tüm ülkeler için toplam olarak 6.3 milyar dolara denk geliyor. Yapılan her suistimal, veya yolsuzluk, ise ortalama olarak 2.7 milyon dolar kayba neden oluyor.

Aynı rapora göre suistimal yapanların mevki ve yetkileri ne kadar yüksek ise yaptıkları suistimalin büyüklüğü de o kadar yüksek oluyor.

Örneğin işçi suistimallerinden kaynaklanan kayıbın %50’si 65.000 doların üstünde iken, bu rakam genel müdür veya yönetim kurulu üyesi gibi üst yönetimi içeren suistimallerde 703,000 doların üstüne çıkıyor.

Her ülkede, bazı çalışanlar çeşitli işyerlerinde, kurum ve kuruluşlarda suistimaller yaparak çalıştıkları kurumları zarara uğratıyorlar.

Kendi ülkemizde de durum aynıdır. Devletten tutun da en küçük işletmeye kadar, kar amaçlı olmayan dernek ve kurumlara kadar her yerde suistimal vardır…. Miktarlarında farklılık olsa dahi.

KKTC’nin 2015 gayri safi milli hasılana göre hesaplarsak ülkemizde yaklaşık yarım milyar TL her yıl usülsüzlüklerden dolayı kurumların cebinden kişilerin cebine giriyor…

Fakat biz sadece işçilerin, veznedarların, temizlikçilerin ve satış elemanlarının küçük miktarlarda yapmış oldukları suistimalleri duyuyoruz, gazetelerden okuyoruz.

Devletin üst seviyelerinde yapılan büyük yolsuzluklar, suistimaller genellikle konuşulmaz, yargıya gitmez ve kimse hapse atılmaz.

Toparlanıyoruz Hareketi işte tam da bunu yapmaya çalışıyor. Büyük bir özveri ve cesaretle!

Devleti idare edenlerin büyük bir kısmı kırk yıldır kendi şahsi çıkarları için devleti istismar etti… Zarara soktu..

ACFE raporlarında yıllar önce okumuştum… “Eğer bir işyeri çalışanı işyerine sadece maaşını almak için uğruyorsa orada bir usülsüzlük vardır”.

Aslında fazla konuşmaya gerek yok. Bu en basit prensibe göre bile devleti yönetenlerin görevlerini ve devleti suistimal ettikleri ortadadır. Meclise uğramayan milletvekilleri … Ve işe gelmeden maaş alan müşavirlerimiz… Resim ortada. Bunun sorumlusu yine üzt düzey siyasiler.

Siyasilerin devlet kurumlarının başına atadıkları yönetim kurulu üyeleri ise bana Nasrettin Hoca’nın mezarını hatırlatıyor.. Mezarın çevresi açık, duvar yok ama büyük bir kapısı var ve kapının üstünde de kocaman bir kilit … Mezarı hırsızlardan koruyor.

Peki ülkemizde kar amaçlı olmayan kurumlarda durum ne?

Dernekler, sivil toplum örgütleri, vakıflar, spor klüpleri, sendikalar, siyasi partiler… Bunlardan kaç tanesinin yönetimi şeffaf ve hesap verebilirdir? Kaç tanesi finansal bilgilerini, gelir ve giderlerini halk ile paylaşıyor? Aldıkları bağışları topladıkları aidatları gösteriyor? Üst yönetimdekiler neden hep ayni kişiler….

Son yirmi yıldır ülkemizde yolsuzluk taa en yukarılardan başlayarak en aşağıya kadar gözle görülür bir şekilde arttı.

Bir ülkede yollar altyapısız, binalar boyasız, okullar tuvaletsiz, hastaneler pislik içinde ve çevre bakımsız iken, devletin büyük inşaat projeleri hızla artmaya devam ediyorsa…

Halkın bir kısmı gelir seviyesinin çok üzerinde lüks bir yaşam sürüyorsa…  Hatta işe bile gitmeden para kazanıyorsa…

O ülkede yolsuzluk artık ciddi boyutlara gelmiş demektir…

Suistimallere göz yummak belki yapabileceğimiz en kolay şeydir. Genellikle de öyle olmuştur… Ama suistimali bilip engellememek de bir suçtur.

 

Not: Bu yazı, ilk olarak 19 Mart 2017 tarihinde Kıbrıs Postası’nda yayımlanmıştır.

Eski Eserler (Değişiklik) Yasası’nın Siyasilerce Okunmayan Gerçekleri

Meclis gündeminde olan Eski Eserler (Değişiklik) Yasası marifeti ile, iktidarın, bağımsız ve saygın bir kurum olan Anıtlar Yüksek Kurulunu siyasileştirmeye çalıştığı hepimizin malumudur. Bu uğraşa yönelik gerek muhalefet partilerin gerekse sivil toplum örgütlerinin ortaya koydukları mücadeleyi saygı ile selamlar, bu uğraşta birlikte olduğumuzu belirtiriz.

Ancak, bahse konu Yasa öncesi gündemde olan ve Eski Eserleri Koruma Fonunu ortadan kaldıran diğer bir Eski Eserler (Değişiklik) Yasası’nı oybirliğiyle komiteden ve oyçokluğu ile Meclis’ten* geçiren siyasilerimizin “Kültürel Mirasın” yokedilmesine yönelik bu davranışlarını, toplumun geleceğine yönelik bir “ihanet” olarak değerlendiriyoruz.

Konu hakkındaki görüşlerimizi daha önce de basında paylaşmış, aynı zamanda Sayın Cumhurbaşkanından Anayasanın 146(1) maddesindeki yetkisini kullanıp Anayasa Mahkemesi’nden görüş almasını istemiş olup, bu bağlamda beklentimiz sürmektedir.

1994 yılına kadar geçerli olan Eski Eserler Yasası, Anayasa’nın korumaya yönelik öngördüğü işlevleri içermeme nedeni ile birçok kültürel miras yok olmuştur. İlgi yasanın 1994 yılında yenilenmesi ve korumaya yönelik işlevlerin “Eski Eserleri Koruma Fonu” altında hayata geçirilmesi ile yokoluş süreci durdurulmuştur. Şimdi ise, yayınlatılmaya çalışılan değişiklikle kültürel mirasın yokoluş süreci yeniden başlatılacaktır.

Konuyu teknik düzeye indirgeyip, mali disiplin sağlanacak yaklaşımı, ülkemizi yönetenlerin “yönetim vizyonlarını” ortaya koymaktadır. Bu bağlamda 2005 yılında “Fon Kaynaklarının Kullanımına Yetki Veren Yasa”da yapılan değişiklikle ilgi fon kaynakları “eski eserlere yönelik kullanmak kaydı ile” Maliye’ye aktarılmıştır. Ne yazık ki, disipline edeceği varsayılan Maliye, bu kaynakları yasal olmayan şekilde başka amaçlarla kullanmıştır. Kanaatimizce, sorgulanma riskini ortadan kaldırmanın yolu da “Eski Eserleri Koruma Fonu”nun katlidir.

Kültürel mirasların katli fetvası olan bu değişiklik yasasına onay veren iktidar-muhalefet siyasilerimize saygılar sunar, Toparlanıyoruz Hareketi olarak mücadelemizin sürdürüleceğini belirtiriz.

 Toparlanıyoruz Hareketi

*Düzeltme ve özür: Metinde bahsi geçen kısım basınla  ‘oybirliğiyle Meclis’ten’ ifadesi kullanılarak paylaşılmıştır. Doğru ifade ‘komiteden oybirliği ve Meclis Genel Kurulu’ndan oyçokluğu ile’ olmalıdır. Bu hatayı düzeltir ve özür dileriz.

Hükümet’ten Tarihi Değerlerimizi Dinamitleme Planı

21/02/2017 tarihinde ikinci bir Eski Eserler (Değişiklik) yasa tasarısı Meclis gündemine alınıp, siyasilerin baskısından uzak bağımsız bir organ olan “Anıtlar Yüksek Kurulu”nun yapısı Hükümet tarafından değiştirilmek isteniyor. Hedef, üniversite, Belediyeler Birliği, Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası temsilcilerinin üyeliklerini ortadan kaldırılarak, yerlerine tamamen ilgili bakanlığın atayacağı üyelerin konulmasıdır. Yapılmak istenen, Kurul’un uzman ve özerk yapısını, tamamen Bakanlık güdümünde kararlar verecek ‘peki efendimci’ bir yapı ile değiştirmektir. Toparlanıyoruz Hareketi olarak bunun masumane değil; iyi niyetli olmayan, toplum çıkarları yerine zümre çıkarlarını koruyan, çevre ve kültür mirasını hiçe sayan bir plan olduğunu düşünmekteyiz. Dahası, önerilen masum görünüşlü küçük değişikliklerle, daha önce Kurul tarafından reddedilip, yasal olarak yeniden gündeme getirilmesi imkansız olan konuların tekrardan görüşülerek onaylanmasının yolu açılmaya çalışılıyor.

Ülkemizle beraber, insanlığa karşı da toplumsal sorumluluğumuzda olan kültürel mirasa yönelik böylesi müdahaleler geleceğimizi harcamakla eşdeğerdir! Yapılmak istenen yanlıştan bir an önce dönülmesi için görev, konunun görüşüldüğü İdari Komite’deki milletvekillerindedir. Kamuoyuna rağmen, yanlış kararda direten bir milletvekilinin ise toplum çıkarlarını gözetiyor olması mümkün değildir. Bu komite milletvekilleri Ahmet Kaşif, Ahmet Gulle, Mustafa Arabacıoğlu, Ergün Serdaroğlu ve Erkut Şahali’dir.

Henüz çok geç değilken, politik görüşü ne olursa olsun, duyarlı her vatandaşın ve ilgili her kurumun bu konuda yapabileceklerinden biri, komite üyelerine ulaşarak, Kurul’un özerk yapısını bozmanın kamu zararına olduğunu vurgulamak ve bu değişikliğin iptalini sağlamaktır.

Toparlanıyoruz Hareketi

CUMHURBAŞKANINA ÇAĞRIMIZDIR: MİLLETVEKİLLERİMİZ TOPLUMUN GELECEĞİNİ ÇALIYOR!

Kuruluşundan itibaren gerek ilgililere yaptığı yazılı uyarılarla, gerekse medya aracılığı ile gündeme getirdiği ve Anayasa ile Devlet Planlama Örgütü Yasasında öngörülen “plan” “program” kavramlarına dikkat çeken Toparlanıyoruz Hareketinin çabaları, ne yazık ki milletvekillerimiz tarafından ciddiye alınmamaktadır. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı tarafından gerekçeli olarak Meclise geri gönderilen Eski Eserler (Değişiklik) Yasasının değiştirilmeden Meclis Alt Komitesinden ivedilikle geçirilmesi ibret vericidir.

Yaklaşık iki yıldan beri konuyu yakından takip eden Toparlanıyoruz Hareketi, tüm gelişmeleri içeren bir yazı ile Cumhurbaşkanını bilgilendirip Anayasanın kendisine verdiği yetki çerçevesinde ilgi yasanın engellemesini talep etmiştir. Bu bağlamda Meclise gerekçeli olarak Cumhurbaşkanı tarafından iade edilen sözkonusu yasa maalesef değiştirilmeden, ikinci kez , yayınlaması için Cumhurbaşkanına gönderilme aşamasındadır.

Görünen odur ki, Mecliste toplumu temsil eden siyasilerimiz; Turizmin sürükleyici sektör olduğu söylemlerinin aksine, bu sektörün gerçek girdisi olan “kültürel mirasın” yok olmasını sağlayacak ilgi yasa değişikliğinin yaratacağı yıkımı görememektedirler.

Sayın Cumhurbaşkanından beklentimiz; Anayasanın kendisine verdiği yetkiyi kullanıp konuyu Anayasa Mahkemesine göndermesi ve Milletvekillerimizin ekonomik akıldan yoksun bu davranışlarından, toplum adına kültürel mirasımızın korunmasını sağlamaktır.

 

Temiz Toplum Derneği

(Toparlanıyoruz Hareketi)