Toparlanıyoruz

Daha İyi bir Gelecek için #toparlanıyoruz

Dayak Olayı Bir İlk Değil, Polisin Bağımsız Bir Şekilde Denetlenmesi Şarttır!

EmptyPost

Dün basına yansıyan Mehmet Yorgancıoğlu isimli vatandaşın polis nezaretinde bir polis memuru tarafından dövülmesi iddiası kan dondurucudur. Olayın örtbast edilmeye çalışılması iddiası ise daha da vahimdir. Haberden yola çıkarak, yapılması gereken acilen bir soruşturmanın açılması ve soruşturma tamamlanıncaya kadar bahsi geçen polis memurunun veya memurlarının olayın prosedüre etki etmelerini engelleyecek şekilde örgütten uzaklaştırılmalarıdır.

Masumiyet karinesi gereğince hiçbir birey suçu kesinleşinceye kadar hükümlü olarak muamele göremez. Bunun yanında, bir bireyin polis tarafından şiddet görmesini hiç bir kabul edilebilir gerekçesi olamaz. Şiddet kullanma hakkını kendinde gören polisler hem vatandaşlara hem de Polis Örgütü’ne zarar verirler.

Basına yansıyan bu olay malesef ne bir ilk ne de bir sondur.  Birçok dayak iddiası yanında, yakın tarihimizde iki ayrı olayda polis nezaretinde iki kişi hayatını kaybetmiş ve bu olaylar ‘intihar’ olarak değerlendirilip dosyalar kapatılmıştır.

Toparlanıyoruz Hareketi olarak, bu tür olayların oluşmasının ve gereğince incelenmemesinin ‘temiz toplum’ ilkesine zarar verdiği kanaatindeyiz.

Hareket olarak bir önerimiz İngiltere, Yeni Zelanda gibi ülkelerde yürürlükte olduğu gibi, polisin bağımsız bir organ tarafından denetlenmeye ve soruşturmaya açık olmasıdır. Başarılı bir şekilde uygulanması halinde, böylesi bir şeffaflaşma hem halkın güvenliğini hem de polise olan güveni arttıracaktır.

Toparlanıyoruz Hareketi

(Temiz Toplum Derneği)

Toplumun Malı Denizse, Yiyen de Yediren de Haindir!

toparlanıyoruz

Kamu bankalarında usulsüz istihdamlar yapıldığı ve kredi kullandırıldığı yönündeki haberler, Kuzey Kıbrıs’ta siyaset yapma biçiminin fırsatçılık ve adam kayırmacılık, yönetim yetkisinin ise “fırsat” olarak görülmeye devam ettiğini gösteriyor. Bu girişimler, bazı kesimlerce doğal kabul edilen yozlaşmanın bir örneğidir.

Yakın tarihimiz, kamu kuruluşlarının partizan tutum ve siyasi çıkarlar için kullanılırken nasıl batırıldığının acı örnekleri ile dolu. Ancak, batıranlar ile bu günün aymazları aynı aktörler olunca, tarihin tekerrür etmesi kaçınılmaz. İktidar “fırsat”ını şahsı ve yakınları için tepe tepe kullanmayı “hak” görenler, iktidar yolunda verdikleri “söz”leri yerine getirme konusunda tüm kamu kaynaklarını ve kuruluşlarını da tepe tepe kullanmaktan çekinmiyorlar. 
Bu güne kadar gösterdikleri pratik, uzun bir süredir siyasi arenada örneğine çok nadir rastladığımız hesap verebilirlik, liyakat, hukukun üstünlüğü gibi ilkelere sahip olmadıklarını, bu nedenle iyi yönetim gibi bir gaileleri olmadıklarını açıkça ortaya koymaktadır. 


Kamu gücünün gayri yasal ve partizanca kullanılması karşısında toplumsal olarak bir duruş sergilenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu düzenin değişimi için toplumsal denetleme görevimize yeniden sahip çıkmalıyız. Böyle icraat yapan siyasilere, bu icraate olur verenlere, bu icraatlerden menfaat sağlayanlara karşı olmadığımız; seyirci kalarak sesimizi yükseltmediğimiz sürece, tarihin tekerrür etmesinde bizim de katkımız var demektir. Hukuka ve fırsat eşitliğine uygun olmayan tüm uygulamaları reddedelim. Ses çıkaralım, tepki gösterelim.

 

Öte yandan, devletin hukukçusu olduğu söylenen Başsavcıyı göreve davet ediyoruz. Ülkede bu kadar hukuksuzluk varken bu hukuksuzlukları önlemek, meydana gelen hukuksuzlukları ortadan kaldırmak görevinizin bir parçası değil midir? Devletin Başsavcısı olarak, siyasi gücü elinde bulunduranların yarattıkları hukuksuzluklar karşısında içiniz rahat mı?

Son olarak kirlenmişlik çarkının içinde, çarkın dişlisi olmak istemeyen vekillerimizi, siyasilerimizi her türlü usulsüzlüğe daha etkin mücadele etmeye çağırıyoruz.

Toparlanıyoruz Hareketi olarak, her türlü hukuksuzluğa karşı müsamahasız olacağımızı ve hukuksuzluğun içinde yer alanlara karşı her türlü mücadelemizi sürdüreceğimizi bir kez daha hatırlatmak isteriz.

Toparlanıyoruz Hareketi

(Temiz Toplum Derneği)

Hükümet Değil Yolsuzluk Çetesi

toparlanıyoruz

Kamu kaynaklarının yolsuz bir şekilde kullanılmasına karşı verdiğimiz mücadelede “Artopus Ajans Meselesi”nin Dayanışma tarafından açığa çıkarılması Toparlanıyoruz Hareketi olarak bize şevk verdi. Hesap verebilir ve şeffaf bir yönetim ortak paydamızdır. Yolsuzluğa karşı mücadele edebilmek için dayanışarak hareket etmeyi önemsiyoruz. Dayanışma’nın “Artopus Ajans Meselesi” hakkında açığa çıkardığı bilgilere aşağıdaki bilgi ve tespitlerle katkıda bulunuyoruz:

1. KKTC Başbakanlığı, 23 Haziran 2016 tarihinde Artopus Ajans Ltd. isimli şirketten 39,731.64 TL karşılığında 6 ay boyunca “Avrupa Birliği ilişkileri konusunda danışmanlık hizmeti” alınmasına karar vermiştir.

2. KKTC Başbakanlığı bu hizmet alımını Devlet İhale Tüzüğü’nün 3(2). maddesine dayanarak yapmıştır. Bu madde “özelliği olan ihaleleri” tüzük kapsamı dışında bırakmaktadır. Gelmiş geçmiş hükümetler “özelliği olan ihaleleri” ifadesindeki muğlaklıktan faydalanıp kamu kaynaklarını yandaşlarına peşkeş çekmişlerdir.

3. Toparlanıyoruz Hareketi, CTP BG – DP UG Hükümeti döneminde yaptığı bir bilgi edinme başvurusu ile Devlet İhale Tüzüğü’nün 3(2). Maddesinde yer alan “özelliği olan ihaleler” ifadesinin ne anlama geldiğini sormuştur. Verilen yanıt şudur:

a) Aciliyet içeren, kısa sürede tamamlanması gerekli olup ihale süreci için beklenemeyecek işler
b) Daha önce alınan bir marka veya firma’ya ait makine, araç-gereçle ilgili yedek parça ve bakım işleri
c) Yapılacak işin rekabet ortamının oluşturulamayacağı, özel bir bilgi ve birikim gerektiren işler
d) Gizlilik içeren askeri malzeme ve muharebe malzemesine ilişkin ihaleler
e) Aciliyeti olan sağlık malzemesi, ilaç ve tıbbi malzeme

4. UBP – DP Hükümetinin, Artopur Ajans Ltd. isimli şirketten “Avrupa Birliği ilişkileri konusunda danışmanlık hizmeti” almak yönünde aldığı karar yukarıda bahsedilen kriterlere uymamaktadır.

5. Toparlanıyoruz Hareketi olarak yaptığımız araştırmada, “Avrupa Birliği ilişkileri konusunda danışmanlık hizmeti” alınması kararlaştırılan Artopus Ajans Ltd. isimli şirketin ana sözleşmesinde böyle bir hizmet verebilmek konusunda herhangi bir amaç bulunmadığını tespit ettik.

6. Artopus Ajans Ltd. isimli şirketin ana sözleşmesinde yer alan amaç ve faaliyetler özetle şöyledir: Reklamcılık, matbaacılık, yayın, dağıtım, taşınmaz mal inkişafı faaliyetleri, ithalat, ihracat, komisyonculuk, kiralık araba servisi, tatil köyleri işletimi, sanayi tipi mutfak satışı, sıcak yemek hazırlamak, emlak alım satım.

7. Görülebileceği üzere, Artopur Ajans Ltd. isimli şirketin “Avrupa Birliği ilişkileri konusunda danışmanlık hizmeti” ile yakından uzaktan ilgisi yoktur.

8. Zaten Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş 25 Temmuz 2016 tarihinde konuyla ilgili yaptığı açıklamada Artopur Ajans Ltd.’e ödenmesine kararlaştırılan 39,731.64 TL tutarın Kudret Akay isimli kişinin maaş + vergilerinin toplamını karşılamak üzere verileceğini itiraf etmiştir.

9. Açıkça görülmektedir ki, Hüseyin Özgürgün ve Serdar Denktaş öncülüğünde aslında bir hükümet değil kamu kaynaklarını yolsuz bir şekilde kullanma çetesi kurulmuştur. Artopur Ajans Ltd. meselesi göstermektedir ki bu çetenin ve mensuplarının mahkeme huzuruna çıkarılması gerekmektedir.

10. Siyasi görüşün ne olduğu farketmeksizin toplumun tüm kesimlerinin yolsuzlukla mücadeleye destek vermesi gerektiğine inanıyoruz. Başta muhalefet partileri olmak üzere tüm örgütleri “Artopus Ajans Meselesi”nin yargıya havale edilmesini sağlamak üzere girişim yapmaya davet ediyoruz.

Toparlanıyoruz Hareketi

(Temiz Toplum Derneği)

Toparlanıyoruz: “Kamu Kaynaklarını Keyfi Kullanmak Suç Olsun!”

13521868_872176642884250_882654166706043271_n

Bugün Meclis Başkanlığı’na verdiğimiz bir dilekçe ile kamu kaynaklarının keyfi bir şekilde kullanılmasının suç olarak düzenlenmesi için Ceza Yasası’nda değişiklik önerisinde bulunduk.

Ceza Yasası’nda devlet ciddiyetinden yoksun ve keyfi kararlar alarak halkın parasını çarçur edilmesine neden olan siyasilerin hapislik cezası ile cezalandırılmasını sağlayacak bir düzenleme yaratılması gerektiğini düşünüyoruz.

Özellikle hükümetin Başbakan Özgürgün’ün yaptığı özel bir ziyaretinmasraflarının kamuya ait kaynaklar tarafından karşılanması için aldığı karar böyle bir düzenlemeye neden ihtiyaç duyulduğunun en yakın ve somut örneğidir.

Meclis’in tatile girdiğini biliyoruz. Fakat bu tatil milletvekillerinin 3 ay boyunca herhangi bir çalışma yapmayacağı anlamına gelmiyor, gelmemelidir! Bu nedenle milletvekillerinden verdiğimiz öneri üzerinde çalışma yapmalarını ve önerimizi geliştirip Ceza Yasası’nda bir madde haline getirmelerini talep ediyoruz.

Toparlanıyoruz Hareketi

YORGANCIOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI ÇERÇEVESİNDE KOORDİNASYON OFİSİ ANDLAŞMASININ HUKUKSAL GEÇERLİLİĞİ

serkan

Bilindiği üzere 17 Haziran 2016 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, K.K.T.C. Anayasası’nın 146. Maddesine dayanarak, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını ve sözkonusu uluslararası andlaşmayı yürürlüğe koymak için Meclis tarafından kabul edilen uygun bulma yasasının anayasaya uygunluğu hakkında görüş almak için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

19 Haziran 2016 tarihinde Yenidüzen Gazetesi’nde, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının hukuksal geçerliliği açısından önemli ve dolayısıyla sözkonusu uluslararası andlaşmanın anayasaya uygunluk denetiminin sonucunu etkileyebileceğini düşündüğüm bazı hususların yer aldığı bir röportaj yayınlandı. Röportaj, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını yürürlüğe koymak için ilk girişimi yapan CTP BG – DP UG hükümetinin Başbakanı Özkan Yorgancıoğlu ile yapıldı[1]. Yorgancıoğlu Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının imzalanma süreciyle ilgili röportajında şöyle diyor:

2014 yılının ilk aylarında böyle bir protokolün taslağı bize geldi. Bakanlar Kurulu taslağı okuduktan sonra gerçekten ürperir bir noktada oldu…

… Bu nedenle Sayın Serdar Denktaş’a ilk şeklini kabul etmenin mümkün olmadığını söyledik, bir tartışma süreci başladı. Bu süre yaklaşık 4-5 ay sürdü ve Sayın Serdar Denktaş bazı değişiklikler olduğunu bize ifade etti. Bu değişikliklerle birlikte ikinci kez getirirken imzalayıp getirdi. İkinci halini de gördüğümüzde bunun yine sıkıntılar içerdiğini kendisine ifade ettik. Bunu meclisten geçirebilmenin çok da mümkün olmayacağını da kendisine söyledik. Ancak bize bunu imzaladığını ve artık geri dönülmesinin mümkün olmadığını söyledi…”

Özkan Yorgancıoğlu, “böyle bir anlaşmayı imzalamadan hükümetle, Bakanlar Kurulu’yla görüşmek gerekmez miydi?” sorusuna “Tabi ki son şeklinin imzalanmadan gelmesi gerekirdi.[2] cevabını verdi.

Yukarıda alıntısı verilen açıklamaların, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının hukuksal geçerliliğini etkileyecek derecede önemli bilgiler içerdiğini ileri sürüyorum. Çünkü Yorgancıoğlu tarafından verilen bilgiler Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş tarafından imzalanması sırasında dönemin hükümetinin rızasının oluşmadığı yönünde bir görüntüyü işaret etmektedir.

Özkan Yorgancıoğlu’nun açıklamalarına göre Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş hükümetin onayını almaksızın Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalamıştır. O halde Serdar Denktaş’a, Başbakan Yardımcısı olarak, Koordinasyon Ofisi Anlşaması’nı imzalama yetkisinin verilmediği anlaşılmaktadır. Şu ana kadar aktarılanlar ışığında iki hukuksal argümanın üretilebileceğini düşünüyorum:

  1. Koordinasyon Ofisi Andlaşması Yetkisiz Bir Temsilci Tarafından İmzalanmıştır

Uluslararası hukukta sadece devlet başkanı, hükümet başkanı ve dışişleri başkanını devleti temsilen imza yetkisine sahip olduğu kabul edilmektedir.[3] Bu kimseler dışında olan bir kimsenin devlet adına uluslararası andlaşma imzalamaya yetkili olabilmesi için “tam yetki belgesi”ne ihtiyacı vardır. Böylece “tam yetki belgesi”ne sahip olan kişi “tam yetkili temsilci” kabul edilecektir.[4] Bu kuralların dışında, uygulamadan andlaşma metnini imzalamaya yetkili olduğu anlaşılan kimselerin de devleti temsilen bir uluslararası andlaşmayı imzalamaya yetkili olacağı kabul edilebilir.[5]

Bu temel kurallar ışığında Özkan Yorgancıoğlu’nun yaptığı açıklamaları dikkate alarak aşağıdaki iddialar ileri sürülebilir:

  • Koordinasyon Ofisi Andlaşması’nın imzalandığı zaman Serdar Denktaş Başbakan Yardımcısı, Ekonomi, Turizm, Kültür ve Spor Bakanlığı görevlerini icra etmekteydi. Yani devlet başkanı, hükümet başkanı veya dışişleri bakanı değildi. Dolayısıyla, K.K.T.C. devletini temsilen Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalama yetkisine sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.
  • Dönemin başbakanı Özkan Yorgancıoğlu’nun, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının dönemin başbakan yardımcısı Serdar Denktaş tarafından imzalanmadan önce bakanlar kuruluna gelmesi gerekirdi minvalinde verdiği beyan CTP BG – DP UG hükümetinin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’a Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalamak üzere herhangi bir yetki belgesi veya başka türlü bir şekilde yetki vermediğini göstermektedir. Bu durumda, Serdar Denktaş’ın Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalamak üzere K.K.T.C. devletini temsilen imza yetkisine sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.
  • Koordinasyon Ofisi Andlaşması özelinde K.K.T.C Devleti’nin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’ı imzalama yetkisi verdiğini gösterecek herhangi bir uygulama da sözkonusu değildir.
  1. CTP BG – DP UG Hükümeti Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının İmzalanması İçin Hukuka Uygun Bir Rıza Göstermemiştir

CTP BG – DP UG Hükümetinin Başbakanı Özkan Yorgancıoğlu’nun açıklamalarından Serdar Denktaş’ın Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını, hükümetin incelemesi ve onayı olmadan, imzaladığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, CTP BG – DP UG hükümetinin Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının imzalanması esnasında içeriğine rıza gösterdiği söylenilemez. Eğer, yukarıda değindiğim gibi, Serdar Denktaş’a Koordinasyon Ofisi Andlaşması’nı imzalama yetkisi hükümet tarafından verilmiş olsaydı o zaman bu argüman ileri sürülemezdi. Ancak ortada Serdar Denktaş’ın Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalamak üzere CTP BG – DP UG Hükümeti tarafından yetkilendirildiğini gösteren herhangi bir emare bulunmamaktadır.

Belki karşı argüman olarak, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının CTP BG – DP UG Hükümeti tarafından 18 Haziran 2014 tarihinde onaylanmasının hükümetin rızasını gösterecek bir hukuki işlem olduğu söylenebilir. Bir diğer deyişle, Hükümetin, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının imzalanması sırasında bir rıza göstermediği ve imzalandıktan sonra yaptığı inceleme üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla onaylamak suretiyle rıza gösterdiği ileri sürülebilir.

Ancak, Özkan Yorgancıoğlu’nun açıklamaları dikkate alındığında aslında alınan Bakanlar Kurulu kararının bilinçli ve gerekçeli bir işleminden ziyade “bir Başbakan Yardımcısı’nın imzaladığı birşeyi daha fazla bekletmeme” gibi bir gerekçe ile alındığı görülmektedir. Hiç şüphesiz böyle bir gerekçelendirme hukuk devleti ilkesi ve devlet yönetimi açısından hiçbir şekilde anlaşılabilir bir gerekçelendirme değildir. Böyle bir gerekçeyle hükümet tarafından onaylanan bir uluslararası andlaşmanın rızasının geçerliliği hukuken tartışmalıdır.

Daha da önemlisi, CTP BG – DP UG Hükümetinin dönemin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’a Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını imzalama yetkisi vermediğine göre Serdar Denktaş tarafından yapılan işlem (yani Koordinasyon Ofisi Andlaşması’nın imzalanması) yok hükmünde bir işlem olduğu pekala ileri sürülebilir. Yok hükmünde olan bir işlemin, onu takip eden bir diğer hukuki işlem vasıtasıyla geçerli bir işlem olamayacağı; yani CTP BG – DP UG Hükümetinin Koordinasyon Ofisi Andlaşmasını  onaylayan 18 Haziran 2014 tarihli kararının, dönemin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş tarafından yapılan imza işlemine hukuki geçerlilik kazandırmayacağı rahatlıkla iddia edilebilir.

Peki tüm bu argümanların doğruluğunun kabul edilmesi halinde Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının geçerliliği açısından nasıl bir durum oluşur?

Uluslararası Hukuk Profesörü Hüseyin Pazarcı, uluslararası andlaşmaların yasal yetkililerce yapılmamasına ilişkin

Bir andlaşmanın geçerli olmasında birinci koşul, bunun yetkili temsilcilerce yapılmış olmasıdır. Aksi durumda yetki aşımında (exces de pouvoir) bulunan temsilcilerin ya da yetkisiz kişilerin yaptığı andlaşmaların kimi koşullarda temsil ettikleri uluslararası hukuk kişisini bağlaması sözkonusu olmamaktadır.”

derken bir diğer Uluslararası Hukuk Profesörü Melda Sur ise,

“Uluslararası hukuk bakımından yetkinin aşılması, örneğin yetki belgesi olmadan andlaşma yapılması halinde, andlaşma geçersizdir” demektedir.

Görülebileceği üzere, hükümet tarafından yetkilendirilmeden bir uluslararası andlaşma imzalanması halinde o uluslararası andlaşma hukuken geçersiz sayılabilmektedir. Öte yandan Koordinasyon Ofisi Anlaşmasının dönemin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş tarafından hükümetin onayı alınmadan imzalanması, imza aşamasında CTP BG – DP UG hükümetinin rızasıyla ilgili bir hukuka aykırılık oluştuğunu göstermektedir.

Tüm bu noktalar, Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının gerek K.K.T.C. iç hukuku bakımından gerekse Türkiye ile K.K.T.C. arasında bulunan uluslararası hukuk ilişkisi bakımından geçersizliğini akla getiren gerekçeler içermektedir. Dolayısıyla, Koordinasyon Ofisi Andlaşması ve onu uygun bulan yasanın anayasaya uygunluğu hakkında görüş belirtecek olan Anayasa Mahkemesi huzurunda bu argümanların dile getirilmesinin ve dikkate alınmasının hukuken konunun etraflı bir şekilde değerlendirilmesinde faydalı olacağını düşünüyorum.

[1] Röportaj içerisinde Özkan Yorgancıoğlu’nun beyan ettiği görüşlerin birçoğuyla hemfikir değilim. Hatta olayları saptırdığını ve başbakan olduğu dönemde Koordinasyon Ofisi Andlaşmasının gayri yasal bir şekilde yürürlüğe sokulma girişimindeki sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştığını düşünüyorum. Ancak bu yazının amacı hukuksal bir değerlendirme yapmak olduğundan yazıyı sadece hukuksal değerlendirme ile sınırlı tutuyorum.

[2] 19 Haziran 2016 tarihli Yenidüzen Gazetesi (S.16-17, Ödül Aşık Ülker’in Röportajı)

[3] 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, madde 7/2a. Bir an için K.K.T.C.’nin uluslararası hukuk içerisinde tanınmış bir ülke olmadığı ve referans verilen bu sözleşmeye taraf olmadığı ileri sürülebilir. Ancak referans verilen 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, uluslararası alanda neredeyse evrensel olarak kabul görmüş hukuk normlarından oluşan, bir diğer değişle uluslararası hukukun temel kaynaklarından olan teamül hukuku kurallarından oluşmaktadır. Dolayısıyla referans verilen kurallar uluslararası hukuk açısından yerleşmiş kurallar olup K.K.T.C. ile T.C. arasında meydana gelebilecek herhangi bir uluslararası hukuk uyuşmazlığında başvurulması gerektiğini düşündüğüm kurallardır.

[4] 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, madde 7/1a.

[5] 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, madde 7/1b.

TAK GÜNAH KEÇİSİ…YA ARKASINA SAKLANANLAR?

Ayla Yıldırım 1

17 Haziran Cuma günü Lefkoşa son yılların en önemli olayına tanıklık etti. Binlerce genç, “Koordinasyon Ofisi” açılması yönündeki uluslararası anlaşmayı ve uygunluk yasasını protesto etmek, taleplerini haykırmak için bir araya geldi. Siyasette “saygı, demokrasi, adalet, toplumsal çıkar” kavramlarının unutulduğu ülkemizde, kendi geleceğinde söz sahibi olmak için bir araya gelen;  bir çok farklılığa sahip binler, tam bir demokrasi örneği, saygı örneği, birlik örneği gösterdiler. Toplumun büyük kesiminin dikkati bu eylemde idi çünkü neredeyse herkesin sokağından bir genç oradaydı.  Ama “haber alma hakkı ve özgürlüğü” yasalarda vardı, pratikte yoktu. TAK(Türk Ajansı Kıbrıs), son anda “yukarıdan” yapılan müdahale ile “haber”i rafa kaldırdı. Müdahalenin  hükümetten geldiğini TAK Yönetim Kurulu Başkanı’nın beyanından “öğrendik”.

Haber alma hakkımıza yönelik bu tür müdahalelere ilk defa tanık olmuyoruz. Gerekli dersi çıkarıp tedbir alamazsak son defası da bu olmayacak. Sorunu sadece TAK olarak ele almak ise eksik bir yaklaşım olacaktır. Her ne kadar, 2011’de oy birliği ile kabul edilen TAK Yasası’nda Ajansın  görevinin “Kıbrıs Türk halkının her kesiminin sesini içte ve dışta duyurmak” ve “haberlerin toplanması, seçilmesi ve yayınlanmasında yansızlık, doğruluk ve çabukluk ilkelerine … bağlı kalmak ve her kesime eşit mesafede yaklaşmak” olarak belirtilmiş ise de, resmi nitelikli ajansların, hükümetlerin yönlendirmesinden çok da bağımsız kalamadıkları açıktır. Yine de, madalyonun diğer yüzünü çevirmeden önce, TAK ile ilgili birkaç hatırlatma yapalım:

İlk önce bir öneri: TAK. kurumsal web sitesindeki kendisi ile ilgili tanımı değiştirirse, kendisine yönelecek tepkilerin önüne geçebilir. Sitede şu yazmaktadır: “ TAK, yasasının öngördüğü doğruluk ve tarafsızlık ilkelerine uygun yayıncılığına devam ediyor.” Bu cümlenin şu şekide değiştirilmesi kendini tarif etmek için daha uygundur: “TAK, hükümetin öngürdüğü doğruya ve taraflılık ilkelerine uygun yayıncılık yapmaktadır.”

Yine kendi özel yasasına göre TAK Yönetim Kurulu, Ajansın en yüksek karar ve yönetim organıdır.  Ajans Müdürü ise Yönetim Kurulu’na karşı sorumludur ve ajansı temsil etmekle görevlidir.  Son açıklamalar, Ajans Müdürü’nün kendini Yönetim Kuruluna değil “yukarı”ya karşı sorumlu hissettiğini göstermektedir. “Yukarı” da işine geldiğinde Yönetim Kurulu’nu devre dışı bırakabilecek kadar yasaları önemsememektedir. Tesadüfe bakın ki; TAK Yasası’nın 2011’de hazırlanması ve yürürlüğe girmesinde aktif rol oynayan Hüseyin Özgürgün ile, bu gün o yasayı yok sayan “yukarı”daki hükümetin başı Hüseyin Özgürgün aynı kişidir.

TAK’ın sansürlenebilir kullanıma sahip olması, sosyal ve demokratik devlet özelliğine elbette uygun değildir. Ancak bu gün böyle bir devlet yönetimine sahip olduğumuzu iddia eden de yoktur. Bu durumda TAK’ın yasalarda tanımlanmış ilke ve çalışma esaslarına gerçekten uyabilmesi, ancak devlet yönetiminin demokratik, insan haklarına saygılı ve sosyal bir yapıya kavuşturulabilmesinden geçer. Bunun için ise önce, doğru devlet yöneticilerinin seçilmesi gerekmektedir.

Konunun diğer boyutu ise arka planda kalmış olsa da çok daha vahimdir. TAK’a konulan sansürün ülkedeki diğer yazılı ve görsel basına yansıması.

Öncelikle, ülkemizde hala haberciliğin TAK kanallı veya TAK bağımlı olduğunu görmemiz gerekiyor. Basın kuruluşlarının habercilik konusunda kolaycılık/ucuzculuk veya hangi amaçla olursa olsun, kendi ekiplerini ve altyapılarını oluşturma konularında ne kadar yeterli oldukları bir sorgulanmalıdır.

Diğer yandan, TAK’ın sansürlediği bir haberin, diğer basın organlarında da gereken önemi görememesi, sansürün sadece TAK’la sınırlı kalmadığını düşündürmektedir. Belki doğrudan bir baskı, belki dolaylı bir görev çıkarma.. sonuç kenar köşede “inşallah görünmez” tadında yer verilen habercikler.

TAK ne dersek diyelim en nihayetinde “Resmi Devlet Ajansı”dır.  Devlet yönetiminin etkisine açık olması da sadece bizim ülkemize özgü değildir. Asıl sorun; “bağımsız basın”ımızın olmamasıdır. Bizde;  “Resmi Devlet Ajansı(TAK)” var, “Resmi TAK Ajansları” var, “Resmi olmayan Devlet Ajansları” var,  “yarı resmi parti ajansları” var. Ama bizim  gerçekten habercilik yapacak “bağımsız basın”ımız var mı?

Ayla Yıldırım

(Toparlanıyoruz Gönüllüsü)

Arakçı Hükümet İstemiyoruz!

arakci

Yıllarca kamu kaynaklarını kendinize, yakınlarınıza ve yandaşlarınıza peşkeş çektiniz, yetmedi. “En büyük vatanseverler bizleriz” diye ortalıkta dolaşırsınız ama şimdiye kadar her hükümete geldiğinizde kamu kaynaklarını, keyfi bir şekilde, kendi özel çıkarlarınıza kullanmakta, deyim yerindeyse halkın sırtından geçinmekte hiç sakınca görmediniz.

Şimdi yine hükümettesiniz. Hükümete gelir gelmez, her zaman yaptığınızı yaptınız: ne kadar eş, dost, akraba, yandaş varsa, ehil olup olmadıklarına aldırmaksızın, gelişigüzel bir şekilde devlet kurumlarının başına atadınız. Kamuya ait kaynakları, hep babanızın çiftliği gibi gördünüz. Bu kaynakları kişisel veya partisel çıkarlar için kullanamazsınız diye sonsuz kere eleştirildiniz, uyarıldınız. Ama anlamadınız. Bunun  iki nedeni olabilir: ya anlama kapasitesine sahip değilsiniz ya da ar damarınız çatlamış durumdadır. Acaba siz hangisini kendinize yakıştırıyorsunuz?

Bu çerçevedeki icraatınıza son örnek, Başbakan’ın Haziran başındaki bir yurtdışı seyahati oldu. Bakanlar Kurulu, Başbakan Özgürgün’ün “Özel bir davete katılmak” maksadıyla İstanbul’a yapacağı günübirlik ziyaret  için kendisinin ve yanında götüreceği yedi kişinin tüm giderlerinin devlet tarafından ödenmesine karar verdi! Bunun adı kıyak, hatta kamu kaynaklarını araklamak değilse nedir?

Sahi, sizin hiç utanmanız arlanmanız yok mu?